Sureler

Göster

Âl-i İmrân Sûresi 123. Ayet

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

123- Allah (c.c.) size Bedir’de yardım etti, zayıf bir durumda olduğunuz halde, Allah’tan korkun ki şükretmiş olasınız.



Ayet-i kerime Cenâb-ı Hakk'ın yardımına açık bir örneği misal vermektedir. Ta ki O'na olan imanımız kuvvetlensin, güvenimiz artsın. Geçmişte olan olayları hatırlayalım. Zihnimize yazılsın, gözümüzde canlansın, gönlümüzde karar kılıp yerleşsin. 

Allah'ın Bedir'de sayısı, silahı, hazırlığı az bir avuç müslümanı kendilerinin üç katı silahlı, donanımlı kafir gruba galip getirmesi, onları üç bin melekle teyid edip kuvvetlendirmesi kıyamete kadar dillere destan olacaktır. Ayetleri okuyan, dinleyen her mümin alması gereken dersi alacaktır.

Allah'tan korkup emr-i ilahiye boyun eğen, yasaklardan kaçınan, rızay-ı ilahiyi arayan müminler nimet verenin kıymetini nimetten önce bilip şükrünü eda edecektir. En çok şükreden, nimet vereni en çok tanıyandır.


Bedir Savaşı

Bedir savaşı, hicretin ikinci yılı Ramazan ayının 17'sinde Müslümanların Ebu Süfyan'ın kervanına saldırmalarından sonra vuku bulmuştu. Söz konusu bu kervan bir takım mal ve ticaret eşyası taşıyordu. Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında savaş ortamı vardı. Bu saldırı ekonomik bir baskı uygulamak için ve daha önce Mekke'de Kureyşlilerin Müslümanlara ait bir takım mal, akar ve mülklerin karşılıklarını almak maksadıyla yapılmıştı. Ancak kervana yapılan bu saldırı Mekkelilere çok ağır gelmiş ve varlıklarının tehlikede olduğunun, Medine'de de müminlerin güçlendiklerinin farkına varmışlardı. Kin ve üstünlük duyguları şiddetle kalplerini doldurmuş, Arap kabilelerinden kuvvet toplamaya başlamışlardı. Az sayıda kimse dışında Kureyşliler bu çağrıya katılmıştı. 

Savaşa katılanların sayısı binden fazla idi. Bunlar arasında atlılar, kahramanlar ve Kureyş'in ileri gelenleri de vardı. 100'den fazla at, 500'ün üstünde deve, yüzlerce zırh, kılıç ve kalkanları bulunuyordu. Hatta bazı rivayetlere göre, düşman ordusunun hepsi kılıç ve kalkana sahipti, çoğunun bineceği bir devesi de vardı.

Resulullah  onların bu durumlarını işitince ashabıyla istişare etti, sonra da 313 kişi ile birlikte alelacele onları karşılamak üzere yola çıktı. 77'si muhacir, 236'sı ensardandı. Beraberlerinde yalnızca iki at, yetmiş deve, 6 zırh ve 8 kılıç vardı. Geri kalanlar ise piyade idi, yeteri kadar araç ve gereçleri yoktu. 

İki ordu Bedir'de karşılaştı. Bedir, Mekke ile Medine aras ındaki bir kuyunun adıdır. Sahibi olan adamın ismine izafeten Bedir adını almıştır. Halen Medine-i Münevvere'den yaklaşık yüz elli km. uzaklıkta bir köydür. 

Bu olay, müslümanlar için büyük bir zafer, müşrikler için ise felâket ve hezimet olm uştu. Savaş her iki kesimin akibetini belirleyen kesin bir sonuç ortaya koymuştu. Müslümanlara Arap yarımadasında itibar sağladığı kadar, müşrikl erin de diğer Arapların gözündeki saygınlğını düşürmüş ve sarsmış, oldukça güçlü yankılara sebep olmuştu. O bakımdan Yüce Allah bu savaşa "Furkan Günü" adını vererek şöyle buyurmaktadır: "Eğer Allah'a ve kulumuza hak ile batılın ayrıldığı, iki ordunun birbiriyle karşılaştıkları gün (Furkan Günü) indirdiğimize inanmışsanız..." (Enfal, 41) 

Müslümanlar bu savaşta azınlık olmalarına rağmen, dinlerine sıkı sıkıya sarıldıkları, Peygamberlerine ve komutanlarına itaat ettikleri için zaferi kazanmışlardı. Sadece Allah'a güveniyorlardı. Düşmanla karş ılaşma anında, emrolundukları sebata bel bağlıyorlardı. 

 Bedir'de savaşan mü'minler, Allah'ın yasakların ı çiğnememişlerdi. Kalpleri imanla dolup taşan, münafıklıktan uzak ve temiz kimselerdi. Hep birden tek bir vücut gibiydiler. Allah onları düşmanların ın üzerine sağanak yağmuru gibi yağdırdı. 

Bu savaşta Peygamber  abası omzundan yere düşene kadar dua etmişti: "Allahım! Bana verdiğin sözü yerine getir. Allahım! Eğer bu topluluk ölürse, yeryüzünde artık Sana hiç ibadet edilmez." Hz. Ebubekir yanına geldi. Yere düşen abasını kaldırıp kendisine verdi. Sonra da hiç ayrılmadan peşinden onu takib etti. 

 

And olsun Allah size Bedir'de zafer verdi.


Allahu Teâlâ burada yardım edişini hatırlattı, "Allah sizi Uhud'da hezimete uğratmıştı. Siz o zaman güçlü idiniz" demedi. Çünkü O, haya sahibidir ve bağışlayandır. Sadece savaşı hatırlatmakla yetindi. Zaten onlar, oradaki hezimetlerini ve hezimet sebeplerini -ki itaat yokluğu ve sabır azlığıdır- hatırlıyorlardı.
Bu ayet delalet-i tazammuniyesi ile ibret ve ders almak için nimetleri ve cezaları hatırlatmanın güzel bir metod olduğunu bildirir.

Allahu Teâlâ, Peygambere bir daha muhalefet etmesinler ve Bedir günü elde ettikleri zaferin Resûlullah'a itaat etmelerinin bereketiyle olduğunu, Allahu Teâlâ'nın onları düşmanla başbaşa bırakması halinde mukavemet edemeyeceklerini bilsinler diye, bu gibi hareketlerden onları iyice koparmak istedi. Uhud'da sırf müminlerin Hz. Peygamber'e muhalefetleri yüzünden, müşriklerin kalplerinden korkuyu aldı, onlar da tekrar dönüp hücuma geçtiler.
 

Siz az idiniz.

اَذَِلّة Cemi kıllet gelip ذِلَال şeklinde cemi kesre gelmemesi, zilletin az olduğuna işarettir.

Kendisini koruyacak kimsesi ve gücü olmayan kimse hakkında 'zelil' tabiri kullanılır. Müminlerin Bedir'de zilleti, hallerinin zayıflığı, silah, mal ve bineklerinin azlığıdır.

Müslümanlar Bedir günü, alabildiğine fakir ve güçsüzdüler. Ashab su taşıyan hayvanlara binerek savaşa çıkmışlardı. Sahabelerin çoğu bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Tek bir atları vardı. O da Mikdad bin Esved'in atıydı. Mikdad bin Esved İslam tarihinde at üzerinde Allah yolunda cihad eden ilk kişidir.

Kâfirler ise, aksine son derece güçlü ve kuvvetliydiler. Allah Teâlâ bu müslümanları, müşriklere galip kıldı. Bu durum, gayeye ancak Allah'a tevekkül ve O'nun yardımını dilemekle ulaşılacağına delildir. Bu hadise "Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar veremez" (Âli İmran, 120) ve "Mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsin" (Ali İmran, 122) âyetlerini te'kid etmektir.

•    Veya bu kelime, müşriklerin gözüyle müslümanların zelil görülmesine bir tariz bildirir. Müşrikler, sayıları ve silahları az olduğu için, müslümanları zelil sayıyorlardı. Bu ayet, kâfirlerin "En şerefli ve kuvvetli olan, oradan en zelil olanı çıkaracaktır" demesi gibidir.

•    Sahabelerin içlerindeki duyguları hatırlatan bir tariz olması da mümkündür. Sahabe Mekke'de, kâfirlerin bir güç ve servet içinde olduklarını görüyorlardı. Bu vakte kadar, kâfirler üzerinde bir hükümranlık kuramamışlardı. Onların heybetleri müslümanların kalplerinde varlığını sürdürüyor, onlar karşısında kendilerini güçsüz hissediyorlardı. Bu sebeple onlardan korkuyor ve çekiniyorlardı.
 

Allah'tan korkun ki; şükretmiş olasınız. 

Allah'a asi olmayın. Bundan böyle Allah'a itaat edesiniz ki nusrete nail olup şükredesiniz.

Allah'a şükredin ve şükredebilmek için de Allah'tan sakının. Zira Allah'ın sayısız nimetlerine şükretmek, ancak takva ile mümkün olur. Takva sahibi olmayan insan, nefsinin heva ve hevesine mağlûb olur, Allah'a şükretmeyi unutur.
Şükür in'amın sebebi olduğu için, vasıtalı kinayedir. Yani; 'Umulur ki, takvanız ile, Allah'ın size nimet olarak vermiş olduğu yardıma şükretmiş olursunuz' demektir.

Veya 'Allah'tan korkun, Cenâb-ı Hak da size kendisine şükredeceğiniz bir başka nimeti in'âm etsin' anlamındadır.

 

Allah korkusu, ittika 

"İttika" ve "takva" kelimelerinin kökü, "veka" fiilinin masdarı olan "vikâye"dir. Bir şeyi muhafaza etmek, eziyetten korumak, himâye etmek, zarar verecek şeyden sakınmak, çekinmek, manâsındadır. 

İttikanın esas mânâsı iki şey arasına engel koymaktır. "İttikahu bi't-türsi -Ondan kalkan ile ittika etti" denir. Yani o şeyle arasına kalkanı engel yaptı, demektir. Dolayısıyla ittika; "bir şeyi başka bir şeyle, bir tehlikeye karşı korumaya almak" mânâsını da taşır.

"İttika", vikâyeyi kâbul etmek, vikâyeye girmek, elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice koruma altına almaktır. Buna göre ittika ve takva, lügat itibariyle, kuvvetli bir himayeye girmek, korunmak, kendini muhafaza altına almak demek olur.

Cahiliyye devrinde takvâ kelimesi, hayvan olsun, insan olsun canlı varlığın, dışarıdan gelecek yıkıcı bir kuvvete karşı kendini savunma davranışı, mânâsında idi. Kur'ân ile beraber bu kelimenin anlamı genişleyerek kullanıldı. Bununla birlikte Kur'ân'da lügat manâsıyla kullanıldığı da olur.

İnsanı meleklerden ayıran husus; insanın haramlardan kaçınabilmesidir. Yoksa emirleri yerine getirme konusunda hem melekler hem de insanlar eşittir. İnsanın maneviyat yolunda terakki edebilmesinin en önemli şartı hayvani ve şehvanî dürtülerine dur diyebilme kabiliyetidir. Bu sebeple verâya sarılmak ve takvâ üzere olmak, her şeyden daha önemlidir. Verâ ve takvâ dinin temelidir. 

✧ Kişi, mahzurlu şeyleri yapma tehlikesine düşmeyeyim diye mahzuru olmayan şeyleri de terk etmedikçe, muttakiler derecesine ulaşamaz. Hadis-i Şerif

✧ Allah Teâlâ kıyamet günü sizin soyunuzdan sormayacaktır. O’nun katında en üstün olanlarınız, kötülüklerden en çok sakınanınızdır. Hadis-i Şerif

✧ Haramlardan ittikâ eden, hayvanlara zulmetmeyen, ücretsiz bir iş yaptırmayan ve herkesin elindekini onun helâl mülkü bilen kimse takvâ sâhibi olur. İbn-i Âbidîn

✧ Takvâ ehli olan kimse şeriat ahkâmına karşı çıkarak zâhirini, illetli şeylerle bâtınını kirletmez. Zünnûn

✧ Allah'tan korkusu olmayanı, Allah herşeyden korkutur.

✧ Kendisiyle haramlar arasında dağlar gibi engeller görmedikçe, kişi takvaya ulaşamaz. Süfyân bin Uyeyne

✧ Takvâya sarılanlar, dünyadan ayrılmanın özlemiyle yaşar. Nasrabâzî

✧ Takvanın alameti vera, veranın alameti de helal olduğu şüpheli olan şeyleri yapmaktan geri durmaktır. Şah Kirmani

✧ Az mahzurlu şeylerden sakınmayı küçümseme. Çünkü bu, çok mahzurlu şeylerden sakınmaya götüren vesiledir. Ebû Abdullah el-Antakî


      ✽      ✽      ✽ 
 
Bir talebe, bir imama giderek: “Bana takvayı öğret, takva hayatı yaşamak istiyorum” demiş. 
Kendisinde bu hayatı göremeyen imam efendi, başka bir hoca efendiye gitmesi için talebeye adres vermiş. 
endisinde takva ölçüleri göremeyen bu hoca da talebenin filanca çiftçiye gitmesini söylemiş. 
Çift süren derviş kılıklı adamın yanına yaklaşan talebe meramını tekrar etmiş. 
Çiftçi ise şöyle cevap vermiş: 

- Biraz önce gelseydin sana takvanın ne demek olduğunu, takva hayatını nasıl yaşayacağını anlatırdım. 
Maalesef geç kaldın oğlum. Az önce elimdeki saban ile tarla sürerken öküzleri fazla zorlamış olacağım ki, 
komşunun tarlasına girerek, sabanın demiri ile benim tarlama bir kaç kürek toprak getirdiler. 
Ayar bozuldu, takvam bozuldu. Ben sana takvayı ve onu yaşamayı nasıl anlatayım?

Belagat

✽  'And olsun ki, Allah size Bedir'de zafer verdi' cümlesi hem قَدْ hem de tekit ل'ı ile gayrı münkiri münkir menzilesine tenzildir. Bedir'deki Allah'ın yardımını bildikleri halde Uhud'daki yardımı inkar eder gibi davranışlarını ikaz içindir.

✽  نَصَرَكُمُ الله cümlesinde 'Siz' mefulü takdim edilmiştir. Mefulün takdimi, tehir edilmesinde mana bozulması olacağı için, tahsis ve beşaret içindir. 

✽ 'Siz az iken Bedir'de size zafer verdi' cümlesi, delalet-i tazammuniyesi ile, Allah'ın yardımının maddi imkanlara bağlı olmadığını, manevi gücün, ihlasın kuvvetli olmasının bu yardıma ulaştıracağını bildirir.
Dal bi'd delalesi ile; zaaf içinde de olsa, yüreği kuvvetli müminlerin her zaman, her yerde ilahi nusrete nail olacağını bildirir. Hastalığına şifa bulamayan bir hasta, imanı güçlü olduğu için bir anda şifa bulabilir, hiç parası olmayan biri çok istekli olduğu için bir anda Hacca gitme fırsatı bulabilir. 
Delalet-i iltizamiyesi ile, müminlerin maddi sebeplere takılmayıp Allah'a güvenmelerine işarettir. Mümin sadece tebliğe, Allah için çalışmaya odaklanıp, vazifeyi ihlasla yapmaya gayret etmeli, neticenin Allah'ın yardımıyla iyi olacağına inanmalıdır.

✽ 'Allah'tan korkun ki şükredesiniz' cümlesinde takva şükre sebep olarak gösterilmiş. Takva saygıyı, edebi, bunlar da haddini bilmeyi, haddini bilmek de kıymet bilmeyi dolayısıyla şükrü intac eder.
Bu cümlede 'Allah' lafzının tekrar gelmesi, zamir yerine açık isim gelen muktezayı zahirin hilafına kelamdır. Emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir.

✽ Lazım; Allah'tan korkun, melzum yasaklarını çiğnemekten, günaha girip cezalandırılmaktan, gücenikliğinden korkun.
لعَلَكَُّمْ تشَْكُرُونَ cümlesinde müsnedin fiil gelişi hükmü takviye içindir. Müzari fiil gelişi de istimrar-ı teceddüdi bildirir. Daima, her yeni nimette, yeniden, yenilenmiş olarak şükretmeye işarettir.