Bedir Savaşı'nda bu ilahi yardım, meleklerin inmesi siz müminlere müjde ve kalpleri mutmain olsun, yardımın ancak Aziz ve Hakim olan Allah'tan olduğunu bilmeniz içindir.
O günü bir düşünelim: İki ayrı beldenin insanları; Ensar ve Muhacirin... Ayrıca yakın zamana kadar birbirinin kadim düşmanı olan Evs ve Hareç topluluğu... İman etmiş çöl bedevileri, daha nerden, nerelerden gelip müslüman olmuş insanlardan müteşekkil sadece üçyüz kişi. Ve ilk savaş, kim bilir kalplerde ne korkular, ne tereddütler, ne şüpheler var. Resulün buyruğuna uymuş savaşa gidiyorlar.
Bütün bunlara rağmen taptaze bir imanları, Resule sevgileri, gönülden bağlılıkları ve itaatleri var. Yüce Rabbim en özel yardımıyla yardım etti, meleklerini gönderdi. Beyaz atlara binmiş, sarı sarıklar takmış belirgin bir suretteler... Bu manzarayı gören, en zor zamanda bu yardıma mazhar olan müminlerin kalbi mutmain olmaz mı? Sevinç gözyaşları dökmezler mi? Allah'a tevekkülleri artmaz mı?
✽ ✽ ✽
Kuran'ın en önemli anlatım metodlarından biri; meseleleri, olgu ve olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatmasıdır. Yüce Allah bir fiili gerçekleştirdiğinde, bunun sebebini de açıklayıp, aralarında sebep-sonuç ilişkisi kurar. Bu anlatım tarzının Kuran'da pek çok örneği vardır.
Bu ayet-i kerime de, Allahu Teala'nın Bedir Savaşı'nda müslümanlara olan yardımlarının sebebini beyan eder. Yani 126. ayet, 123, 125. ayetlerin nedenini ifade eder.
Allah bunu sırf müjde ve mutmainlik için vermiştir.
Allah söz konusu imdat kuvvetini sadece mü'minlerin yatışması, Kürz'ün savaşçılarıyla müşriklere yardım etmesi korkusundan kaynaklanan endişe ve heyecanlarının ortadan kalkması için "bir müjde olsun diye" yaptı.
Yani melekler ile yardımcı olmanın iki amacı vardır:
- Düşmanlara karşı zafer müjdesi ve müminlerin kalplerinin sevinmesini sağlamak.
- Allah'ın onlarla birlikte olduğuna, onları desteklediğine dair müminlere moral vermek ve savaştan korkmalarını önlemek.
Savaşta moralin önemi
Bir ordunun moral gücü ancak içinden çıktığı toplumun moral gücü kadardır. Bu nedenle İslam'ın ilk yıllarında savaşa izin verilmemiştir. Çünkü savaşan insanların ardında, en az onlar kadar cesur kişiler olmazsa, savaşmak ilerleme sağlayamaz.
Asr-ı saadette Efendimizin bu konuda gösterdiği titizlik, konunun önemini göstermektedir.
Hz. Ömer bir gün Rasûlullah'a gelip Beni Kurayza'nın ahdi bozduklarını haber verdi. Bunun üzerine Rasûlullah Zübeyr b. Avvam'ı gizlice onları gözetmesi için Beni Kureyza'ya gönderdi.
Zübeyr gidip döndü ve yahudilerin savaş hazırlıkları içinde bulunduklarını haber verdi. Bunun üzerine Rasûlullah Sa'd b. Muaz, Sa'd b. Ubade ve Useyd b. Hudayr'ı olay hakkında kesin bilgi getirmeleri için Beni Kureyza'ya gönderdi.
Onlara şayet kötü bir haber öğrenirlerse bunu gizlice ve şifreli bir şekilde kendisine haber vermelerini söyledi. Zira Rasûlullah kötü haberi duyduklarında askerlerin morallerinin bozulup zayıf düşmelerinden korkuyordu.
Bu sahabeler gittiler ve yahudilerin anlaşmayı bozup Müslümanlara saldırmaya hazırlandıklarını öğrendiler ve dönüp Rasûlullah'a "Adel ve Kare" diyerek şifreli bir şekilde yahudilerin anlaşmayı bozduklarını bildirdiler. (Adel ve Kare, Rec'i günü şehid edilen ashaba kalleşlik eden kabilelerin isimleriydi.)
Rasûlullah onların bu sözlerinden yahudilerin anlaşmayı bozduklarını anladı ve askerlerin morallerini bozmamak için bunu onlara bildirmedi, aksine bu haberi işitir işitmez yüksek bir sesle:
"Allahu Teâlâ'nın yardım ve zaferini size müjdeliyorum" diyerek askerlerin morallerini yükseltti.
Normal bir komutan böyle kötü bir haber karşısında çöküntüye uğrar ve bocalar. Fakat Rasûlullah bunun tam aksine bir tavır göstermiş ve Müslümanları daha da cesaretlendirip onların morallerini yüksek tutmaya çalışmıştır.
Müslüman askerlerin maneviyatını yüksek tutmak, savaşlardaki muzafferiyetlerde en önemli rolü oynar.
Bunun için komutanların savaşlarda Müslüman askerlerin moralini yüksek tutmak ve onların morallerini bozabilecek her türlü olay ve haberin onlara ulaşmasını engellemek için ellerinden gelen bütün tedbirleri almaları gerekir.
Rasûlullah Beni Kureyza'dan gelen haberin yayılmaması için her türlü tedbiri almıştı. Müslüman askerler haberi ancak münafıkların yayması sonucu öğrenmişlerdi.
Yine Hendek Savaşı'nda kazım esnasında Efendimiz ashabının moralinin bozulmamasına çok dikkat etmiş, herkesi tenbihlemişti. Şair Ka'b b.Malik ile Hassan b. Sabit'e kimse hakkında hicveden şeyler söylememeleri için uyarıda bulunmuştu. Çünkü şiirle atışmaya girebilirler, bu da tatsızlığa, hendeğin gecikmesine yol açabilirdi.
Efendimiz bununla da yetinmemiş, 'Hiç kimse arkadaşının kırıcı sözüne kızmayacak, darılmayacak' diye emir çıkartmıştı.
Kalp mutmainliği için...
İnsan kişiliği ön planda tutulmazsa, maddeten bolluk içinde de yüzülse, yine huzur ve saadet olmaz. Çünkü insanın ağır basan ihtiyaçları, maddi ihtiyaçlar değildir.
Meselâ inanmak ihtiyacı, insan için ekmekten daha ağır basar. İnsan, inanmak kadar inanılmak da ister. Güvenli yaşamak ister. Karakter sağlamlığıyla namuslu yaşamak, erdemli bir ortam içinde bulunmak, insan için gıdanın önünde gelir. Hele sevgide aldanmak, insan için çok endişe vericidir. Kadının açık saçık olması, değerini düşürmesi, erkekle kadının birbirini aldatması, huzuru dinamitler.
Bugün maddi bolluk içerisinde yaşayan pek çok kişi, imkânsızlık ve kıtlıkla yaşayan eski zaman insanlarının saadetine imreniyor. Çünkü kişiliğe öncelik tanınmadıkça; içler sönük, neşeler yapmacık olur. Asrımızın bunalımları, bunun şahididir.
İnsanın huzur bulması, iç sükûnetini sağlayabilmesi için, kendisine bir mânâ zemini oluşturması gerekir. Bunun için tevbe istiğfarı çoğaltmalı, cömert olmalı, boş konuşmamalı, gariplere, zayıflara yardım etmeli, rızkını helâlinden kazanmalı, ibâdetlerine dikkat etmeli, akrabalarını ziyâret etmeli, nimetlere şükretmeli, her işe besmele ile başlamalı, dâima ölümü hatırlamalı ve bu dünyada yolcu olduğunu unutmamalıdır.
Zafer ve nusret yalnız Aziz ve Hakim Allah'tandır.
Mü'minlerin tevekkülleri meleklere değil, ancak Allah'a olmalıdır. Kulun imanı ancak, sebebleri bir tarafa bırakıp, müsebbibü'lesbâb olan Allah'a tamamıyla yönelmekle kemâle erer.
"Azîz" kelimesi O'nun kudretinin kemâline; "Hakîm" kelimesi ise O'nun ilminin kemâline işaret eder. Kulların ihtiyaçları Allah’u Teâlâ'ya gizli kalmaz, O; kulların dualarına icabette acze düşmez.
Azîz, asla yenilgiye uğratılamayan güçlü, Hakîm ise, işleri en sağlam plan ve en doğru araçlara uygun olarak çekip çeviren, idare eden, uygun gördüğü maslahat sebebiyle zafer veren yahut bunu alıkoyan demektir.
Sayıca çokluk ve güçlü donanım gibi sebeplere bağlı olsa da, zafer Allah'ın elindedir. Mazluma yardım eder, zalimi yardımsız bırakır. Onun için asker toplamadan önce, evvela Allahu Teâlâ'nın dostluğunu gerçekleştirmek gerekir. Dostluk da; imanla, sabırla, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat etmekle, sonra Allah'a güvenmekle gerçekleşir.
Mü'minlerin kafirlere karşı kazandıkları zaferin arkasındaki ilahî irade ve yardımı görmeden tarih yazmak çok büyük bir hatadır. Allah'ın mü'minlerle beraber olduğunu görmezlikten gelmek, tarih yazımı için çok büyük bir eksikliktir.
Bu dünya ve içinde yaşayanlar Allah’a ait olduğu gibi, bu din de Allah’a aittir. Allah kendi dinine ne zaman ve nasıl yardım edeceğini kendisi tayin ve takdir eder. Kula düşen ancak duâ etmek, görevini yaparken Allah’ın yardım etmesini istemek, kendine ait kusur ve zaaflarla dînin zarar görmemesini dilemek ve her hal ve şartta bu dînin pâyidar olmasını istemektir.
Yardım, zafer, galibiyet, nusret, avn ü inâyet, hıfz u himâye, izzet ü şevket, hâkimiyet, satvet ü saltanat Allah’tandır. O’nun lütfu, ikramı ve ihsanıdır; O’nun izni, takdiri olmadan olmaz: Çünkü mülkün (egemenliğin) sahibi, kâinâtın, hâdisâtın ve şuunâtın hâlıkı, âlemlerin müdebbir ve mutasarrıfı, olanı olduran, öleni öldüren, ateşi yandıran söndüren, insanları kaldıran indiren, ikbal ve idbarı, izzet ve zilleti alan ve veren sadece ve sadece O’dur. Bunun için, namazda Fatiha sûrelerinde günde en az 40 defa “Ancak Sana ibadet ederiz, ancak Senden yardım dileriz, yâ Rabbi” deriz.
Ancak günümüzde, müminler olarak Allah'ın nusretine nail olamamakta, pekçok felaket yaşamaktayız. Bunun sebebi; dinin özünü unutmamızdır. Müminler olarak ana hedeften saptık, dinin emirlerini büyük bir umursamazlıkla ihmal ettik, şeriatın yasaklarını fütursuzca çiğnedik; kâfirler gibi dünyaya daldık; âhireti unuttuk, fâni ve boş, şeylerle oyalandık. Dünyevî menfaatçiklerle tatmin olduk; İslâm kardeşliğinin gereğini yapmadık, birleşip yardımlaşmadık, tefrikaya düştük, yanlış reisler edindik, politikada hain ve zalimleri destekledik, emr-i mâruf nehy-i münker, irşat ve tebliğ vazifesini ihmal ettik; alimlerin ve mürşitlerin sözlerini tutmadık, onlara karşı geldik, asi olduk, tasavvufu reddedip küstahlık yaptık; masivayı sevdik, mârifetullah ve muhabbetullahı tahsile çalışmadık, Allah’ın dostluğunu kazanmada gayret göstermedik.
İslâm, bu zamane müslümanlarının zihniyetlerinde, yaşantılarında ve hareketlerinde görülenden çok farklı, değişik bir hayat tarzı... Müslümanlar işte bunun için Allah’ın sevgisini, lütfunu, yardımını kaybettiler; kahrına, gazabına uğradılar, ceza ve bela çekmekteler.
Tek ve yegâne çare, tekrar öz ve has, tam ve halis İslâm’a dönmek, bozuk ve dejenere "Zamane Müslümanlığı"ndan kurtulup, "Sahabe Müslümanlığı"na; isyanı bırakıp Kuran’a sarılmak, haramları ve günahları derhal terk edip, aşk ve sıdk ile tevbe-i nasûhlar eylemek, pişmanlık ile istiğfar edip, af dilemek, sadakalar verip, adaklar adayıp, hayırlar yapıp, Allah’ın rızasını tekrar kazanmaya çalışmak; dinin emirlerini ihlasla tutup yasaklarından titizlikle kaçınmak; pasif Müslümanlıktan sıyrılıp, aktif ve faal müslüman olmak; âhireti sevip, cenneti arzulamak, dünya sevgisini bırakıp cehennemden şiddetle sakınmak; zikrullaha cehdetmek, ârif-i kâmil, âşık-ı sâdık ve mühibb-i muhlis haline gelmek, böylece Allahu Teâlâ'nın sevgi ve rızasını elde etmektir.
İlahi nusret ve zaferin sebepleri
- Sabır,
- Yakin,
- Allahu Teala hazretlerine tevekkül,
- Dünyaya meyl etmekten ittika etmek,
- Dünyanın süslerinden korunmak,
- Resulullah hazretlerine muhalefet etmekten kaçınmak.
el- Aziz (cc)
Aziz isminin 3 manası vardır:
- Allah’ın izzet sahibi ve yüceler yücesi olmasıdır. Allah azamet, büyüklük ve kuvvet sahibidir. Alemde kendine büyüklük verilen mahluklar Allah'ın aziz ismine aynadırlar. Yüksek dağlara, engin denizlere, uçsuz bucaksız çöllere, aylara, güneşlere, yıldızlara kulak verilse, hep bir ağızdan 'yâ aziz, yâ aziz' diye tesbih ettikleri işitilir.
- 'Mağlup olmayan galip' manasındadır. Allahu Teala yarattıkları üzerine galiptir. Yeryüzü Allah’a asi olup da azaba uğramış nice kavimlerin kalıntıları ile doludur.
- Yarattıklarının O'nun emrine itaat etmesidir. Mahlukatının Allah’ın emrine itaat etmesi ve O'na karşı gelememesi de Aziz isminin bir tecellisidir.
İnsan ve bazı vahşi hayvanlardan başka, güneş, ay, yeryüzünden tâ en küçük mahluka kadar her şeyin dikkatle vazifesinde çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, büyük bir heybet altında umumi bir itaatin bulunması gösterir ki, büyük bir celal ve izzet sahibi zatın emriyle hareket ediyorlar. Vazifesini yapmakla ona itaat eden her bir mahluk bu itaatiyle Allah’ın aziz ismine aynadır.
Bütün mahlukat ona böyle itaat ederken, biz nasıl cesaret ederiz, isyanımızla öyle bir sultanının emirlerine nasıl karşı geliriz ki; yıldızlar, aylar, güneşler itaatkar asker gibi O'na itaat ederler. Hem isyanımızla öyle bir Aziz'e karşı geliyoruz ki, azametli ve itaatli askerleri var, farz-ı misal şeytanlar dayanabilselerdi, onları dağ gibi güllelerle taşlayabilirlerdi.
Hem öyle bir sultanın memleketinde isyan ediyoruz ki, kullarından ve askerleri, değil bizim gibi küçük, aciz mahlukları, belki farz-ı muhal dağ ve yer büyüklüğünde asi bir mahluk olsaydık, dünya büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, bize atıp dağıtabilirlerdi.
el-Hakîm (cc)
Allahu Teala’nın bazı isimlerinin hem zatî, hem de fiilî yönleri varken, bazılarının sadece zatî yönleri vardır, fiilî yönleri yoktur. Örneğin; Allah ismi zatîdir. el-Hayy ismi ise hem zatî hem de fiilî olup, zatî tarafı; 'diri olan' fiili tarafı ise, 'dirilten' anlamına gelir.
Hakim isminde de hem zatî hem de fiili anlam vardır. Zatî anlamı; sağlam ve kusursuz, doğru karar veren, doğru hüküm veren demektir. Fiilî anlamı; ‘hüküm ve karar veren, hikmetli olan ve hikmetle yapan’ anlamına gelmektedir.
Hakîm isminden gerekli dersi alan bir mü’min, her şeyi hikmetle yapan ve insan ruhunda ve bedeninde nice hikmet cilveleri sergileyen Rabbinin hikmetine uygun hareket etmeye gayret gösterecek, faydalı işler yapacak, boş ve zararlı şeylerden sakınarak ahireti için azamî derecede sevap kazanmaya çalışacaktır.
Eşyada gizli ilâhî sırları ve gayeleri keşfetmek için çaba gösterecek, hikmetin ‘faydalı ilim ve salih amel’ tarifine uygun olarak, sadece gerçeği öğrenmekle kalmayacak, ilmini amelle destekleyerek Hakîm ismine mazhariyetten nasibini alacaktır.
Ya Hakim! Sen hikmetle hükmeden ve hükmünde tam isabet edensin. Sen izin vermezsen hikmeti ve hayrı kavrayamaz, hükmümüzde doğru kararlar veremeyiz. Bizlere hikmetle ve hayırla kararlar vermeyi nasip et! Ayetlerini yüreğimizle okuyup, anlayanlardan eyle ki; ayetlerindeki hikmeti kavrayabilelim ve yaşayabilelim.
Ya Hakim! Hikmetten ve hayırdan yoksun kalmış yüreklerimize vahyin anlamlarını yağmur gibi yağdır ki; yüreklerimiz hikmete doysun, ruhumuz hikmet gıdasıyla gıdalansın! Eğer bir gün en acı baskılar altında kalırsak ‘Elbet bir hikmet vardır’ düşüncesi hep yüreklerimizde kalsın! Acıların, dertlerin üzerimize gelmesine izin verme! Acılarımızı vahyin hikmetiyle bir tatlılığa ve neşeye dönüştür!
Ya Hakim! Evlerimizi Kur’an okunan evlerden eyle! Kur’anı yüzünden, yüzümüzle değil, derinliğinden, yüreğimizle okuyup, ayet ayet, sure sure, ruhumuzu vahyinle dokuyanlardan eyle! Bizleri her ayetinde hikmeti arayanlardan, o ayetlere kavuştuğumuzda da, o ayetlere ruhumuzla ve yüreğimizle sarılanlardan eyle!