Sureler

Göster

Âl-i İmrân Sûresi 124. Ayet

اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَ

124- O vakit sen müminlere ‘Rabbinizin size indirilen üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi?’ diyordun.


Efendimiz müminleri motive ediyor. Yüce Rabbin müminlere olan  imdadının büyüklüğünün kafi geldiğini beyan ediyor. Bu beyanı da Yüce Mevla tasdik edip ilan ediyor.

Müminler de buna karşılık 'Hasbünallahi ve nime'l vekil-Allah bize yeter, O ne güzel vekildir' diye tasdik ediyorlar. Bu imdat Bedir'de tezahür edip üç bin melek yardıma geliyor. Mümin vefat ederken bu melekler müjde verip, 'Biz sizin dünyada da ahirette de dostunuzuz' (Fussilet, 31) diyorlar. 

Bu ne güzellik, bu ne ihtişam! Samimi müminin şanı ne de yüksek! Canıyla, malıyla, bütün kalbiyle ilây-ı kelimatullah için feday-ı can ediyor. Haliyle, kaliyle sanki şöyle haykırıyor:

    Hakperestim arz-ı ihlas ettiğim dergah bir
    Bir dakika tevhidden ayrılmadım, Allah bir!


Şu bir gerçektir ki; savaşta başarı kazanmak için maneviyatın rolü dörtte üç, maddi gücün etkisi ise ancak dörtte birdir. Efendimizin  yetiştirdiği şanlı sahabilerin Uhud müstesna bütün savaşlarda maneviyatlarından çok etkili güç aldıklarını görmekteyiz. Uhud'da itaatsizliğin neticesi bir yenilgi olsa da alınan ders ve tecrübelerden dolayı diğer savaşların zaferlerine temel atılmış oldu.
 

Rabbinizin üç bin melekle desteklemesi yetmez mi?

Kifayet, yeterlilik, uygunsuzluğun olmaması, açığın kapanması, emir ile kıyam etmek demektir. Yeterli olmak, zenginlikten bir aşağı mertebededir; ihtiyacın karşılanması seviyesidir. "Size yetmez mi" yani; ihtiyacınızı karşılamaz mı?
'İmdad' bir şeyi peyderpey vermektir. 

'İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım elini uzatması, size kâfi gelmeyecek mi' sözü, onların kalblerine neşe ve sevinç vermek, mutmain etmek, her çeşit korku ve endişeden arındırarak rahata kavuşturmak ve savaştan çekinmelerini önlemek gayesine matuftur. Bu sözler mü'minler için bir müjdedir. Çünkü bu soru, inkari istifhamdır, bu miktarla kifayet ve imdad'ın olmayacağını inkar etmektedir. Yani yardım için üç bin kişinin yeterli olduğunu beyan eder.

Yüce Allah, darda kaldıklarında mü'minlere yardımını göndermektedir. Eğer Allah'ın yardımı melek gönderme şeklinde tecelli ederse mü'minlere yardım için melekleri gönderir. Beşer kendine düşeni yapar, imkân sınırının son noktasına gelirse, Allah da kendine lâyık olanı yapar, irâdesi inâyetiyle tecelli eder.

İşte gerek Bedir savaşı, gerekse Uhud savaşı bu ilâhî sünneti en açık yansıtan iki önemli olaydır. Kuvvetler arasındaki dengesizlik ve Efendimizin  geriye başka imkân bırakmayıp sınıra kadar gelmesi, artık ilâhî yardım ve imdat kapısının açılmasına yeterli sebep teşkil ediyordu. 3000 meleğin imdada sunulmasının bir nedeni de budur.

Uhud savaşında da içleri dışlarına uymayan ikiyüzlü münafıklardan 300 kişinin savaşmayıp geri çekilmesi kuvvet dengesini daha çok bozmuştu. İmkân sınırının son noktasında bulunan Cihan Peygamberi, Allah'ın yüce irâde ve imdadını dileyerek savaşa başlamış, tam zafer elde edilirken verilen emre aykırı hareket edenler yüzünden, araya nefs ve gaflet girmişti. İlâhî kanunların tecelli sebeplerini çok iyi bilen Efendimiz  yeniden imkânları birleştirerek Allah'ın irâde ve inayet kapısına doğru ulaşmaya çalıştı. Bir kez daha imkân sınırının son noktasına kendini ve arkadaşlarını getirdi. Ama bu arada hayli sıkıntılara uğradılar.

Allahu Teala ayet-i kerimelerde ordulardan bahsetmektedir:
'Ve Rabbinin ordularını kendinden başka kimse bilemez.' (Müddessir, 31)
'Ve ondan sonra biz kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.' (Yasin, 28)
'Göklerin ve yerin bütün orduları Allah'a aittir.' (Fetih, 7)

Bu ayetten, yerde olduğu gibi, gökte de canlıların bulunduğu anlaşılmaktadır. Yüce Allah onları da asker olarak istihdam etmektedir. İşte müslümanlara yardım için Bedir savaşında göndermiş olduğu melekler, gökten gelen askerlerdir.
Nebinin nuru, müminler şeytanla savaşıp nefisle mücahede ederken, devamlı onların ruhunu takip eder. Üç bin melek, ruhani, melekûti ordulara işaret eder. Bunlar hislerle idrak edilmez.

Hz. Ali olayı şöyle anlatır: Bedir gününde ordunun ortasında  bulunuyordum. Bir ara daha önce benzerini görmediğim şiddetli bir rüzgar esti, az sonra yine aynı ölçüde ikinci ve sonra üçüncü birer rüzgâr daha esti. Birinci rüzgar Cebrail'in bin melekle inerek Resûlullah'ın  yanında yer almasıydı. İkinci rüzgar Mikâil'in bin melekle sağ kanatta, üçüncü rüzgar İsrafil'in bin melekle sol kanatta yer almasıydı.

Malik b. Rebia gözlerini kaybettikten sonra şunları söylemişti: "Şayet ben, şu anda sizinle Bedir’e gitsem ve gözlerim de görüyor olsa, meleklerin hangi vadiden çıkıp geldiklerini, hiç şüphe ve endişe etmeksizin size gösterirdim." 
Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Melekler, Bedir günü dışında herhangi bir günde savaşmamışlardır. Bedir savaşı dışındaki günlerde melekler, müslümanların sadece sayılarını çoğaltmak için onlara katılıyor, destek oluyorlar fakat fiilen vuruşmaya katılmıyorlardı. 

Bedir Savaşı’na katılan Ebu Davud el-Mazeni diyor ki: "Ben, Bedir savaşında, boynunu vurmak için bir adamı kovalıyordum. Henüz kılıcım ona dokunmadan, başının önüme düştüğünü gördüm. 
Böylece anladım ki, onu ben değil başka birisi öldürdü." 

Abdullah b. Abbas anlatır: "Bedir'de babamı Kâ'b b. Amr esir almıştı. Resulullah, Kâb'a "Ey Ebul Yeser, sen bunu nasıl esir alabildin?" dedi. Zira o kısa boylu, Abbas ise iri yarı birisiydi. Ebul Yeser "Bana daha önce ve daha sonra kendisini hiç görmediğim bir adam yardım etti. Onun şekli şöyle, şöyle idi" dedi. Bunun üzerine Resulullah  "Şüphesiz ki sana yüce bir melek yardım etti" buyurdu.

      ✽      ✽      ✽ 

Evinle helâllaş, hemen çık yola, “Cenge” deyip çık ki, iman kurtula, Böyle günde farzdır, gazâ her kula, Haydi, şanlı asker, uğurlar ola.
Uyuşuk davranma, bu işde, e mi? Takma sakın ruha, o berbat gemi, Gelmiştir gerçekten, hareket demi, Haydi, koş savaşa, uğurlar ola.
Durma git evladım, açıktır yolun, Cenge sığansın o bükülmez kolun, Süngünü tak safın önünde bulun,Uğrun açık olsun, uğurlar ola.


      ✽      ✽      ✽ 


Ebu Rafi anlatır: "Ben, Abdulmuttalib’in oğlu Abbas’ın kölesi idim. Bizim eve İslam girmiş, Abbas, karısı Ümmi Fadl ve ben müslüman olmuştuk. Abbas, kavminden korkuyor ve onlara karşı çıkmak istemiyordu. Bu nedenle müslüman olduğunu gizliyordu. 

Abbas, kavmine ödünç verdiği birçok mala sahipti. Savaşa gitmeyenler, yerlerine başkalarını gönderiyorlardı. Bu nedenle savaşa katılmayan herkes yerine bir adam göndermişti. Ebu Leheb de Bedir Savaşı’na katılmamış, yerine Hişam'ın oğlu el-Asi'yi göndermişti. Bedir'de Kureyş’in mağlup olduğu haberi Ebu Leheb'e,  ulaşınca Allah onu zelil düşürdü, rüsvay oldu. Biz ise, kendimizi güçlü ve aziz hissetmeye başladık. 

Ben bünyesi zayıf biriydim. Zemzem odasında ok yapardım. Bir gün odada oturmuş ok yapıyordum. Yanımda da Ümmü Fadl oturuyordu. Gelen haberlerden dolayı sevinçliydik. O sırada Ebu Leheb şerli bir şekilde çıkageldi. Sırtı benim sırtıma dönük oturdu. 

Bu şekilde otururken halktan bazıları "İşte Ebu Süfyan geldi" dediler. Ebu Leheb "Hele buraya gel. Hayatım hakkı için gerçek haberler sendedir" diyerek onu çağırdı. Ebu Süfyan gelip Ebu Leheb’in yanına oturdu. Halk başlarına toplanmıştı. Ebu Leheb "Yeğenim söyle bana, mesele nasıl oldu?" dedi. Ebu Süfyan "Vallahi biz o insanlarla karşılaştık. Sanki onlar omzumuza binmişlerdi. Bizi diledikleri yerlere sürüp götürüyorlar, dilediklerini de esir alıyorlardı. Allah'a yemin olsun ki böyle olduğu halde içimizden hiçbirini kınamadım. Zira biz, gökle yer arasını dolduran alaca atlar üzerindeki beyaz tenli adamlarla karşılaştık. Vallahi bunlar hiçbir şey bırakmıyorlar, hiçbir şey de onlara karşı gelmiyordu" dedi. 

Ebu Rafi diyor ki: "Bunun üzerine dayanamayıp odanın perdesini kaldırarak dedim ki: "Vallahi bunlar meleklerdir." Ebu Lehep sinirlendi, bana bir tokat attı. Ümmü Fadl da 'Efendisi yok diye nasıl sahipsiz bulup vurursun' diye kızdı, elindeki yayı Ebu Leheb'in başına geçirdi. Ebu Lehep eliyle kanayan başını tuta tuta gitti. O yaradan hastalandı, bir hafta hasta yattıktan sonra öldü. Ben onu, bu savaş haberinin üzüntüsü öldürdü, diye düşündüm.


Allah yetmez mi? Tevekkül...

✧ İnsanların en kuvvetlisi olmak isteyen Allah (cc)’a dayansın. Hadis-i Şerif 

✧ Tevekkül, ubudiyette bedeni devreden çıkarıp kalbi rububiyete bağlamak ve miktar-ı kafi şeyle yetinmektir.

✧ İşi Allah (cc)’a havale edersen  rahata ve selamete erersin.

✧ Tevekkül hayatı bir güne indirip yarın endişesinden kurtulmaktır. Ebu Bekir Dekkak

✧ Beyazıd-ı Bestami’ye ‘Ne ile Allah’a vasıl oldun?’ diye sordular, şu cevabı verdi:
- Dünya esbabını topladım, doğruluk mancınığına koydum. Ye’s denizine atıp rahat ettim.

✧ Allah bir kapıyı açmadan bir kapıyı kapamaz. Hâfız-ı Şirâzî

✧ İmanın doruk noktası Allah’ın hükmüne sabır, kaderine rızâ, tevekkül, ihlâs ve teslimiyettir. Ebu'd Derda

✧ Tevekkülün en aşağı derecesi, düşünce ve boş ümitleri terk etmektir. Orta derecesi, ihtiyarı terk etmektir. En üstün derecesi, orta dereceye yükselenlerin anlayabileceği bir mertebedir. Sehl

✧ Tevekkül gösterenlere Allah (c.c.) üç şey ihsan eder:
1-    Gaybı keşfetme
2-    Müşahede
3-    Kurb-i Hakk
 


Belagat 

✽  " اِذْ تَقُولُ  O vakit sen diyordun" buyruğunda muzari fiil kullanılması, olayın zihinde canlandırılması, tecessüm suretiyle anlatılmak  içindir. 

✽  اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ "Size yetmez mi?' İstifhâm-ı inkarîdir. Yardımın yeteceğini ifâde eder. Azlıkları, zayıflıkları ve düşmanın çokluğu sebebiyle, zaferden ümidi kesmiş kimseler gibi olduklarına işaret ve tariz için, fiil olumsuzluğu tekid eden لنَْ edâtıyla beraber gelmiştir.

✽  'اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ' 'Rabbinizin size yardım etmesi' ifadesinde 'Rabb' kelimesinin muhatap zamirine muzaf olması, onlara verilen önemi göstermektedir, muzaf ve muzafın ileyhin şanıdır.

✽  Ayet-i kerimede كُمْ zamiri üç kez tekrar edilmiş, hem terdit hem de kulağa hoş gelen reddül aciz alessadri.

✽  'Üç bin melekle' buyruğundan sonra, 'İndirerek-مُنْزَلِينَ ' buyrulması, itnabtan tekit ifade eden iygaldir.
 

Âl-i İmrân Sûresi 125. Ayet

بَلٰىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَأْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰئِكَةِ مُسَوِّمٖينَ

125- Evet! Sabreder, itaatsizlikten sakınırsanız, onlar da size ansızın hücuma geçerlerse, Rabbiniz beş bin nişanlı melekle yardımda bulunacaktır.


İlahi yardımın devamı için sabır ve takva gerekiyor. Hz. Ali takvayı şöyle tarif ediyor: Hataya devamı bırakmak, amellere güvenip aldanmamak.

Zemahşeri de şöyle diyor: İlim insanı fenalıklardan koruyan bir baba, takva da kendine sığınanı bağrına basıp saklayan bir anadır.
Takva insanın nefsiyle savaşındaki galibiyetidir. Yani büyük cihad. Bunu başarabilen yiğit öbür savaşlarda da biiznillah başarılı olur. Zafer kazandığı zaman kendisini de yenen, iki kere zafer kazanmış olur.

Savaş konusu işlenirken araya takva sabrın girmesi hep nefisle cihadı emretmekten başka nedir?

Sabra gelince; Firdevsî'nin deyimi ile, kükremiş aslanı tuzağa düşüren akıl, sabır ve düşüncedir.

İnsanın en belirgin günahı ve günahların anası sayılan iki şey; Sabırsızlık ve tembelliktir. Tembellik de yine sabırsızlıktan neşet eder. Manevi kuvveti celbeden, ilahi yardıma mazhar eden iki mümtaz haslet, takva ve sabırdır.

 

Evet, sabreder ve sakınırsanız...

بَلٰىۙ kelimesi, kendinden öncesinin icap ve tahkikini ifade içindir. Devamlı cevap harfi olarak kullanılır. Genellikle olumsuz soru cümlelerine olumlu cevap vermek için gelir. Diğer cevap edatları olumsuz soru cümlelerine olumlu cevap teşkil etmez. Soru cümlesini hali üzerinde bırakırlar. بَلٰىۙ öbür cevap harfleri yerinde de kullanılır.

اِنْ şart edatıdır. Şart fiili, çekimi yapılmayan camid (tek şekilli) fiillerden gelmediği gibi, dilek anlamı ifade eden fiillerden de gelmez. Ceza fiilinde bu şartlar aranmaz.

Savaşta kazancın esası sebattır. Yerinde sebat eden, kalbini korkuya kaptırmayan Müslüman asker, iki katına hatta on katına eşit olan düşmana -Allah’ın izni ve yardımı ile- galip gelir. Her türlü ikbalin, saadetin kapısı sebattır. Sebat, her başarıya vesiledir.
 

Savaşta sebat

Tarık b. Ziyad 711 yılında, 7000 kişilik ordusuyla Cebel-i Tarık boğazını geçti ve askerlerin dönüş umudunu kesmek için gemileri yaktırdı. İspanya'nın içlerine doğru ilerlerken, düşman da 90 bin kişilik bir orduyla onu karşılamaya hazırlanmıştı. Ancak İslam'ın bu gözüpek kumandanı, kahraman ordusuyla kat kat üstün olan düşmanına karşı zaferi kazanmasını bildi, Endülüs fethedildi.
Hz. Ebu Bekir halifeliği döneminde, irtidad eden Müseylime ve Yemame halkını cezalandırmak için asker gönderdi. Sabit b. Kays da onların içindeydi. Müseylime ve Benî Hanife kabilesiyle karşılaştıklarında Müslümanlar üç defa yenildiler. Bunun üzerine Sabit ve Ebu Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim, "Biz peygamberle beraber bu şekilde savaşmıyorduk!" dediler ve kendilerine çukur kazmaya başladılar. O çukurlara girdiler ve şehit düşünceye kadar savaştılar.


    Bir an önce var git, fazla uzatma,
    Bu sözüm gerçektir, yabana atma,
    Çok şeye gerek yok, soluyan atla,
    Var herife ders ver, uğurlar ola.


    Ey vatanın şanlı, gaza ekibi,
    Saldırın düşmana, arslanlar gibi,
    İşte yardımcınız, Allah ve Nebi,
    Haydi gidin haydi, uğurlar ola.


    Mukaddes vazife, bu günde cihat,
    Müminler, kurtulsun, karıştı fesat,
    Zulme maruz kalıp, oldular berbat,
    Elbirlik cihada, uğurlar ola...

 

Onlar da size ansızın hücuma geçerse...

مِنْ فَوْرِهِمْ 'deki 'fevr' kelimesi, herhangi bir gecikme ve arada zaman süresi olmaksızın çabucak yapma, hemen olma, anlamında masdardır. İstiare yoluyla sürat ve hız anlamında kullanılmaktadır. Aslı, şiddetli galeyan mânâsına olup tencere kaynadı mânâsına gelen ‘فاَرَ’den türemiştir. Daha sonra "Sür'at" mânâsında kullanılmıştır. Bir şey anında hemen yapıldığında ‘fevren’ denilir.
Kürz, daha harekete geçmeden korkup savaşçılarıyla Kureyş'e yardım etmekten vaz geçince, Allahu Teâlâ Rasûlü'ne ve mü'minlere söz ettiği melekleri indirmedi. Çünkü yardım, Kürz'ün Kureyş'e yardıma gelmesine bağlı idi. Kürz yardıma gelmeyince, Allahu Teâlâ da ikinci takviye melek grubunu göndermedi. Savaşın başında imdat kuvveti olarak gönderdiği ilk bin meleğe ilave yapmadı. Bu bin melek inip mü'minlerle beraber savaşmıştı.
 

Rabbiniz beş bin nişanlı melekle sizi destekler.

" مُسَوِّمٖينَ Nişanlı" kelimesi و harfi esreli okunduğu takdirde 'kendilerini yahut atlarını işaretlemişler olarak' demektir. و harfi fethalı ise 'üzerlerinde kendilerini ayırt edecek alâmetlerin olması' demektir.

Musevvemîn; savaş için eğitilmiş manasınadır. Musevvimîn okunduğu takdirde, 'onların alâmeti vardır' manasınadır. Bir şeyi başkalarından ayıran, tanıtan, savaşta ise düşmanla karşılaşıldığında süvarinin tanınmasını sağlayan şeylerdir.

Önceki ayette meleklerin vasfı "münzelîn - indirilmiş" olmaları, bu ayette ise "müsevvimîn - nişanlı ve işaretli" olmalarıdır. Bu vasıflar insan sûretinde gelerek, mü’minlerin yardımına koştuklarını göstermektedir. Sadece “münzelîn” denseydi meleklerin inişi psikolojik faktör olarak anlaşılabilirdi. Onların bir bölümüne ayrıca “müsevvimîn” denmesi, bu yanlış anlamayı önler. Çünkü onları hiç görmeyen insanlara işaretli olduklarını söylemenin anlamı yoktur.

Peygamber  Bedir günü “Kendinizi alametlendiriniz. Çünkü melekler de kendilerini alametlendirdiler” buyurmuştu.
Melekler siyah-beyaz renkli atlar üzerinde, omuzları arasında ucunu sarkıttıkları sarı yahut beyaz renkli sarıklar giymiş olarak savaştılar. Atlarının kuyruk ve yelesi vardı, kuyruklar topuz haline getirilmiş, yeleler örülmüştü. Alın ve kuyrukları beyaz yün renginde ve biçiminde idi. Deve kuşu tüyü takarak, beyaz yün takarak, sarı, kırmızı, beyaz sarık sararak kendilerini alâmetlendirmişlerdi.

İnen meleklerin atları, sahabeden Mikdad'ın (ra) atı gibi kır idi. Cebrail de sarı renkte bir sarıkla temessül etmişti. Bu, Hz. Mikdad'a ve sarı renkte sarık kullanan Hz. Zübeyr'e saygı için ilâhî bir iltifattır.
 

Meleklerin yardımı

Allahu Teala'nın yeryüzünde ve gökyüzünde sayısız mahlûkatı ve orduları vardır. Bunlardan biri de hiçbir emrine karşı gelmeyen, sürekli Allah'ın emirlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren, masum olan ve değişik icraatlerde görevlendirilmiş olan meleklerdir.
Melekler, Allah’a karşı havf u haşyetle dolu, devamlı O’nu tenzih, tesbih ve takdis eden, ibadet ü taate bıkkınlık göstermeyip ubudiyetlerini tevazu, mahviyet ve saygıyla eda eden varlıklardır.

Kâinatta değişik vazifeleri yüklenen meleklerin bir görevi de bazı durumlarda farklı şekillerde insanlara, özellikle de ihtiyaç duyduklarında peygamberlere yardımda bulunmalarıdır. Allah Resûlü’ne hayatının değişik zamanlarında farklı şekillerde destek olan melekler, özellikle savaşlarda yardıma koşmuşlardır.

Melekler savaşlarda ehl-i imana sebat kazandırmakta, ehl-i küfre ise korku vermekte birer vasıtaydılar.

Bir sahabî heyecanla, Uhud'da başından geçen bir hadiseyi Allah Rasulü'ne  anlatıyordu: 'Ya Rasulallah, bir ara alt edemeyeceğim kadar güçlü bir kafir beni önüne katmış kovalıyordu. Tam bana yetişecekti ki, 'Ukdüm Hayzüm; Hayzum, ilerle' diye bir ses, sonra da müthiş bir kamçı şakırtısı duydum. Arkama döndüğümde bir de ne göreyim! Kafir upuzun yerde yatıyor. Başında bir kamçı yarası vardı. Fakat o ses ve kamçının sahibi ortalıkta görünmüyordu.'

Allah Rasulü bu sahabinin anlattıklarını dinledikten sonra şöyle buyurdu: 'O Cibril'di. Hayzüm onun atının adıdır. Uhud'a, mü'minlerin imdadına koşmak için gelmişti...'
Hendek muharebesinde İslam ordusu, düşmanlar tarafından çepeçevre kuşatılmıştı. Önde Kureyş müşrikleri arkada ise Yahudi kabileleri vardı. Savaş bütün şiddetiyle devam ederken, Allah Rasulü: 'İçinizde, Ebu Süfyan tarafına geçip onların durumundan bize haber getirecek birisi yok mu' buyurdu. Fakat şahıs açıkça belirlenmediği için bu teklife kimse cevap vermedi. Bunun üzerine Efendimiz Huzeyfe'ye (ra) seslendi: 'Kalk, git. Ebu Süfyan ve ordusu hakkında bize haber getir' dedi. Ardından da 'Sakın gidip gelirken herhangi bir hadiseye sebebiyet verme, onlara görünme' diye tembihte bulundu.

Hz. Huzeyfe olayın devamını şöyle anlatır: 'Ben hemen yerimden fırlayıp kalktım. Sanki o yorgun-argın insan ben değildim, öyle zindelenmiş, canlanmıştım. Yola koyulduğumda hava gül gülistandı. Adeta güneş başımı yakıyordu. Halbuki karşı tarafa geçtiğimde bir de ne göreyim, ortalık kızıl kıyamet. Fırtına her şeyi önüne almış sürüklüyor.. kazanlar devriliyor, çadırlar uçuşuyor, insanlar oraya buraya koşuşuyor.. Bu arada Ebu Süfyan'ı duydum, ordusuna şöyle bağırıyordu: 'Muhkem bir yerde değilsiniz. Göçe hazırlanın. Ben göç ediyorum.'

Bir ara Ebu Süfyan'ı karşımda buldum. Sırtı bana dönüktü. O anda içimden bu amansız düşmanı öldürmek geçti. Tam elimi sadağıma atmıştım ki, Efendimiz'in  'Sakın bir hadiseye sebebiyet verme' sözü aklıma geldi ve niyetimden vaçgeçtim..
Kureyş, büyük bir bozgun içinde ric'ata hazırlanıyordu. Bu durumu Allah Rasulü'ne müjdelemek için hemen geri döndüm. Yolda, atlarını mahmuzlamış giden sarıklı süvariler gördüm. Hiçbirini tanımıyordum. Bana 'Sahibine selam söyle, müşriklerin haklarından geldik' dediler ve yanımdan geçip gittiler.

Allah Rasulü  beni bekliyordu. Durumu olduğu gibi aktardım. Beni bir battaniyeye sarıp ısıttılar. Soğuk iliklerime işlemişti. Halbuki bu tarafta hava gül-gülistandı. İki Cihan Serveri getirdiğim habere çok sevindi. Hemen iki rekat şükür namazı kıldı. Melekler kafirlerin altını üstüne getirmiş ve onları perişan etmişlerdi. Benimle selam gönderen süvariler de onlardı.'

Hz. Aişe anlatır: Hendek muharebesinden dönülmüştü. O esnada hücremdeydim. Dışarıda bir ses duydum. Allah Rasulü tam kapının önünde birisiyle konuşuyor ve eliyle karşısındaki şahsın üzerindeki tozu-toprağı siliyordu. Muhatabı; 'Ya Rasulallah silahınızı bıraktınız mı? Ama biz melekler topluluğu henüz silahlarımızı bırakmadık. Allah Sana, Kurayzaoğulları üzerine yürümeni emir buyuruyor' dedi.

Allah Rasulü içeriye girince sordum: 'Ya Rasûlallah kiminle konuşuyordun?' 'Cibril'le' buyurdu. 'Rabbimin emrini tebliğe gelmişti..' Sahabi öbek öbek Beni Kurayza'ya doğru giderken, yağız bir delikanlı görürler. O da atını mahmuzlamış ve Beni Kurayza'ya doğru gitmektedir. Başında beyaz bir sarık vardır. Görenler onu ilk önce Dıhye'ye (ra) benzetmiştir. Durumu Allah Rasulü'ne söylerler. Şöyle cevap verir: 'O Cibril'di. Bizden önce gidip Beni Kurayza'nın kalbine korku ve panik saldı.'

Huneyn Savaşı'na kafir olarak katılan bir adam anlatıyor: Savaş başlayınca, müslümanlar bir koyun sağımı kadar dahi dayanamayıp, Hz. Peygamber'i yalnız bırakarak kaçtılar. Bunun üzerine iyice Hz. Peygamber'in  yanına sokulup onu öldürmek için etrafını kuşattık. Tam o sırada, onunla aramıza güzel yüzlü birtakım adamlar girdi. Bize 'Geri dönün ey yüzleri kara kimseler' diyorlardı. Onların bu sözleri dağılıp kaçmamıza neden oldu.

Ebu Berze el-Harisi, Bedir'de üç baş getirip Resulullah'ın önüne koydu. 'Ey Allah'ın Resulü, iki tanesini ben öldürdüm, üçüncüsünü ise bembeyaz yüzlü bir adam başına vurup öldürdü' dedi. Hz. Peygamber 'İşte o melektir' buyurdu.

Meleklerin yardımı, Efendimiz'in  ahirete irtihalinden sonra da müminlere ulaşmıştır. Kadisiye'de, Yermük'te ve daha başka yerlerde İslam orduları hep böyle te'yid görmüştür. Hatta, Çanakkale'de İngiliz kumandan Hamilton "Sizin ordularınız içinde beyaz atlı, sarıklı insanlar savaşıyordu" demiştir. 1. Murad Hüdavendigar'ın ağabeyi Süleyman Şah, Gelibolu'dan Trakya'ya geçerken şehid olmuş ve daha sonraları Hıristiyanların ifadesine göre, o hep orduların önünde, atının üzerinde savaşırken görülmüştür. Meşhur kumandan Battal Gazi için de aynı şeyler söylenir.
İlahi askerler, zikrullahtan halk olunur.
 

Sebeb-i Nüzulü

  1. Üç bin ve beş bin melekle yardım vaadi Bedir günü içindir. Bu tefsir, Bedir gününün zikredildiği 123. ayeti tamamlamaktadır.
  2. Müşrik liderlerden Kürz, Bedir günü Kureyş'e yardım sözü vermiş, bunun üzerine Hz. Peygamber de müslümanlara beş bin melekle yardım vaadinde bulunmuştur.
  3. Üç bin meleğin yardımı Bedir için, beş bin meleğin yardımı da Uhud içindir. Birinci vaad Bedir'de gerçekleşmiş ve Allah zafer vermişti. İkinci vaad ise Uhud'da gerçekleşmemiş, çünkü mü'minler sabırla direnmemişlerdi, bu ikinci vaad onların sebatına bağlıydı.

Belagat

✽ 'Sabrederseniz' ile 'Sakınırsanız' arasında muraatı-ı nazır vardır.

✽ Mefhum-u şartı; sabır ve takva olmazsa Allah sizi meleklerle desteklemez, yardımsız kalır, başarısız olursunuz, demektir.

✽ 1. Lazım; size gelirlerse, melzumu; 'Size aniden baskın yaparlarsa.'
     2. Lazım; Allah sizi meleklerle destekler. Melzum; savaşı kazanırsınız.

✽ Dal bid delalesi ile şunu bildirir: Melekler Allah'ın vazifeli ordularıdır. Allah'ın melekler dışında da orduları vardır. Melekler yardım etmezse, diğer orduların hiçbirinin yardım etmeyeceği anlaşılır. Kainattaki tüm bitkiler, ağaçlar, hayvanlar sabrı ve takvası olmayana Allah'ın yardımını ulaştırmaz.

Meleklerin nişanlanmış, belirlenmiş olması, giyimin, kıyafetin önemine dikkat çeker. Çünkü kıyafet sözlü olmayan iletişim aracı olarak, karakterin, sosyalliğin hatta tavrın değişmesini şekillendirir. İnsanın girdiği ortama göre elbisesi, taktığı aksesuarı önem taşımaktadır.Ayrıca bu hareket, meleklerin müminlerle aynı piskolojiyi taşıdığını, Allah'a itaatte onlarla ortak olduklarını gösterir. Kendileri gibi giyinmiş melekleri görmek, doğru yolda olduklarını hissettirir, cesaretleri artar.
 

Âl-i İmrân Sûresi 126. Ayet

وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِۙ

126- Allah (c.c.) bu yardımı sadece sizi sevindirmek ve bununla kalbinizi yatıştırıp güven telkin etmek için yapmıştı. Zafer yalnız güçlü, hikmet sahibi Allah’tan gelir.


Bedir Savaşı'nda bu ilahi yardım, meleklerin inmesi siz müminlere müjde ve kalpleri mutmain olsun, yardımın ancak Aziz ve Hakim olan Allah'tan olduğunu bilmeniz içindir.

O günü bir düşünelim: İki ayrı beldenin insanları; Ensar ve Muhacirin... Ayrıca yakın zamana kadar birbirinin kadim düşmanı olan Evs ve Hareç topluluğu... İman etmiş çöl bedevileri, daha nerden, nerelerden gelip müslüman olmuş insanlardan müteşekkil sadece üçyüz kişi. Ve ilk savaş, kim bilir kalplerde ne korkular, ne tereddütler, ne şüpheler var. Resulün  buyruğuna uymuş savaşa gidiyorlar.

Bütün bunlara rağmen taptaze bir imanları, Resule sevgileri, gönülden bağlılıkları ve itaatleri var. Yüce Rabbim en özel yardımıyla yardım etti, meleklerini gönderdi. Beyaz atlara binmiş, sarı sarıklar takmış belirgin bir suretteler... Bu manzarayı gören, en zor zamanda bu yardıma mazhar olan müminlerin kalbi mutmain olmaz mı? Sevinç gözyaşları dökmezler mi? Allah'a tevekkülleri artmaz mı?

      ✽      ✽      ✽

Kuran'ın en önemli anlatım metodlarından biri; meseleleri, olgu ve olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatmasıdır. Yüce Allah bir fiili gerçekleştirdiğinde, bunun sebebini de açıklayıp, aralarında sebep-sonuç ilişkisi kurar. Bu anlatım tarzının Kuran'da pek çok örneği vardır.

Bu ayet-i kerime de, Allahu Teala'nın Bedir Savaşı'nda müslümanlara olan yardımlarının sebebini beyan eder. Yani 126. ayet, 123, 125. ayetlerin nedenini ifade eder.
 

Allah bunu sırf müjde ve mutmainlik için vermiştir.

Allah söz konusu imdat kuvvetini sadece mü'minlerin yatışması, Kürz'ün savaşçılarıyla müşriklere yardım etmesi korkusundan kaynaklanan endişe ve heyecanlarının ortadan kalkması için "bir müjde olsun diye" yaptı.
Yani melekler ile yardımcı olmanın iki amacı vardır:
  1. Düşmanlara karşı zafer müjdesi ve müminlerin kalplerinin sevinmesini sağlamak.
  2. Allah'ın onlarla birlikte olduğuna, onları desteklediğine dair müminlere moral vermek ve savaştan korkmalarını önlemek.

Savaşta moralin önemi

Bir ordunun moral gücü ancak içinden çıktığı toplumun moral gücü kadardır. Bu nedenle İslam'ın ilk yıllarında savaşa izin verilmemiştir. Çünkü savaşan insanların ardında, en az onlar kadar cesur kişiler olmazsa, savaşmak ilerleme sağlayamaz.
Asr-ı saadette Efendimizin  bu konuda gösterdiği titizlik, konunun önemini göstermektedir.

Hz. Ömer bir gün Rasûlullah'a  gelip Beni Kurayza'nın ahdi bozduklarını haber verdi. Bunun üzerine Rasûlullah  Zübeyr b. Avvam'ı gizlice onları gözetmesi için Beni Kureyza'ya gönderdi.
Zübeyr gidip döndü ve yahudilerin savaş hazırlıkları içinde bulunduklarını haber verdi. Bunun üzerine Rasûlullah  Sa'd b. Muaz, Sa'd b. Ubade ve Useyd b. Hudayr'ı olay hakkında kesin bilgi getirmeleri için Beni Kureyza'ya gönderdi.

Onlara şayet kötü bir haber öğrenirlerse bunu gizlice ve şifreli bir şekilde kendisine haber vermelerini söyledi. Zira Rasûlullah  kötü haberi duyduklarında askerlerin morallerinin bozulup zayıf düşmelerinden korkuyordu.
Bu sahabeler gittiler ve yahudilerin anlaşmayı bozup Müslümanlara saldırmaya hazırlandıklarını öğrendiler ve dönüp Rasûlullah'a "Adel ve Kare" diyerek şifreli bir şekilde yahudilerin anlaşmayı bozduklarını bildirdiler. (Adel ve Kare, Rec'i günü şehid edilen ashaba kalleşlik eden kabilelerin isimleriydi.)

Rasûlullah  onların bu sözlerinden yahudilerin anlaşmayı bozduklarını anladı ve askerlerin morallerini bozmamak için bunu onlara bildirmedi, aksine bu haberi işitir işitmez yüksek bir sesle:

"Allahu Teâlâ'nın yardım ve zaferini size müjdeliyorum" diyerek askerlerin morallerini yükseltti.

Normal bir komutan böyle kötü bir haber karşısında çöküntüye uğrar ve bocalar. Fakat Rasûlullah  bunun tam aksine bir tavır göstermiş ve Müslümanları daha da cesaretlendirip onların morallerini yüksek tutmaya çalışmıştır.

Müslüman askerlerin maneviyatını yüksek tutmak, savaşlardaki muzafferiyetlerde en önemli rolü oynar.
Bunun için komutanların savaşlarda Müslüman askerlerin moralini yüksek tutmak ve onların morallerini bozabilecek her türlü olay ve haberin onlara ulaşmasını engellemek için ellerinden gelen bütün tedbirleri almaları gerekir.

Rasûlullah  Beni Kureyza'dan gelen haberin yayılmaması için her türlü tedbiri almıştı. Müslüman askerler haberi ancak münafıkların yayması sonucu öğrenmişlerdi.

Yine Hendek Savaşı'nda kazım esnasında Efendimiz  ashabının moralinin bozulmamasına çok dikkat etmiş, herkesi tenbihlemişti. Şair Ka'b b.Malik ile Hassan b. Sabit'e kimse hakkında hicveden şeyler söylememeleri için uyarıda bulunmuştu. Çünkü şiirle atışmaya girebilirler, bu da tatsızlığa, hendeğin gecikmesine yol açabilirdi.

Efendimiz  bununla da yetinmemiş, 'Hiç kimse arkadaşının kırıcı sözüne kızmayacak, darılmayacak' diye emir çıkartmıştı.


Kalp mutmainliği için...

İnsan kişiliği ön planda tutulmazsa, maddeten bolluk içinde de yüzülse, yine huzur ve saadet olmaz. Çünkü insanın ağır basan ihtiyaçları, maddi ihtiyaçlar değildir.
Meselâ inanmak ihtiyacı, insan için ekmekten daha ağır basar. İnsan, inanmak kadar inanılmak da ister. Güvenli yaşamak ister. Karakter sağlamlığıyla namuslu yaşamak, erdemli bir ortam içinde bulunmak, insan için gıdanın önünde gelir. Hele sevgide aldanmak, insan için çok endişe vericidir. Kadının açık saçık olması, değerini düşürmesi, erkekle kadının birbirini aldatması, huzuru dinamitler.

Bugün maddi bolluk içerisinde yaşayan pek çok kişi, imkânsızlık ve kıtlıkla yaşayan eski zaman insanlarının saadetine imreniyor. Çünkü kişiliğe öncelik tanınmadıkça; içler sönük, neşeler yapmacık olur. Asrımızın bunalımları, bunun şahididir.

İnsanın huzur bulması, iç sükûnetini sağlayabilmesi için, kendisine bir mânâ zemini oluşturması gerekir. Bunun için tevbe istiğfarı çoğaltmalı, cömert olmalı, boş konuşmamalı, gariplere, zayıflara yardım etmeli, rızkını helâlinden kazanmalı, ibâdetlerine dikkat etmeli, akrabalarını ziyâret etmeli, nimetlere şükretmeli, her işe besmele ile başlamalı, dâima ölümü hatırlamalı ve bu dünyada yolcu olduğunu unutmamalıdır.
 

Zafer ve nusret yalnız Aziz ve Hakim Allah'tandır.

Mü'minlerin tevekkülleri meleklere değil, ancak Allah'a olmalıdır. Kulun imanı ancak, sebebleri bir tarafa bırakıp, müsebbibü'lesbâb olan Allah'a tamamıyla yönelmekle kemâle erer.

"Azîz" kelimesi O'nun kudretinin kemâline; "Hakîm" kelimesi ise O'nun ilminin kemâline işaret eder. Kulların ihtiyaçları Allah’u Teâlâ'ya gizli kalmaz, O; kulların dualarına icabette acze düşmez.

Azîz, asla yenilgiye uğratılamayan güçlü, Hakîm ise, işleri en sağlam plan ve en doğru araçlara uygun olarak çekip çeviren, idare eden, uygun gördüğü maslahat sebebiyle zafer veren yahut bunu alıkoyan demektir.
Sayıca çokluk ve güçlü donanım gibi sebeplere bağlı olsa da, zafer Allah'ın elindedir. Mazluma yardım eder, zalimi yardımsız bırakır. Onun için asker toplamadan önce, evvela Allahu Teâlâ'nın dostluğunu gerçekleştirmek gerekir. Dostluk da; imanla, sabırla, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat etmekle, sonra Allah'a güvenmekle gerçekleşir.

Mü'minlerin kafirlere karşı kazandıkları zaferin arkasındaki ilahî irade ve yardımı görmeden tarih yazmak çok büyük bir hatadır. Allah'ın mü'minlerle beraber olduğunu görmezlikten gelmek, tarih yazımı için çok büyük bir eksikliktir.

Bu dünya ve içinde yaşayanlar Allah’a ait olduğu gibi, bu din de Allah’a aittir. Allah kendi dinine ne zaman ve nasıl yardım edeceğini kendisi tayin ve takdir eder. Kula düşen ancak duâ etmek, görevini yaparken Allah’ın yardım etmesini istemek, kendine ait kusur ve zaaflarla dînin zarar görmemesini dilemek ve her hal ve şartta bu dînin pâyidar olmasını istemektir.

Yardım, zafer, galibiyet, nusret, avn ü inâyet, hıfz u himâye, izzet ü şevket, hâkimiyet, satvet ü saltanat Allah’tandır. O’nun lütfu, ikramı ve ihsanıdır; O’nun izni, takdiri olmadan olmaz: Çünkü mülkün (egemenliğin) sahibi, kâinâtın, hâdisâtın ve şuunâtın hâlıkı, âlemlerin müdebbir ve mutasarrıfı, olanı olduran, öleni öldüren, ateşi yandıran söndüren, insanları kaldıran indiren, ikbal ve idbarı, izzet ve zilleti alan ve veren sadece ve sadece O’dur. Bunun için, namazda Fatiha sûrelerinde günde en az 40 defa “Ancak Sana ibadet ederiz, ancak Senden yardım dileriz, yâ Rabbi” deriz.

Ancak günümüzde, müminler olarak Allah'ın nusretine nail olamamakta, pekçok felaket yaşamaktayız. Bunun sebebi; dinin özünü unutmamızdır. Müminler olarak ana hedeften saptık, dinin emirlerini büyük bir umursamazlıkla ihmal ettik, şeriatın yasaklarını fütursuzca çiğnedik; kâfirler gibi dünyaya daldık; âhireti unuttuk, fâni ve boş, şeylerle oyalandık. Dünyevî menfaatçiklerle tatmin olduk; İslâm kardeşliğinin gereğini yapmadık, birleşip yardımlaşmadık, tefrikaya düştük, yanlış reisler edindik, politikada hain ve zalimleri destekledik, emr-i mâruf nehy-i münker, irşat ve tebliğ vazifesini ihmal ettik; alimlerin ve mürşitlerin sözlerini tutmadık, onlara karşı geldik, asi olduk, tasavvufu reddedip küstahlık yaptık; masivayı sevdik, mârifetullah ve muhabbetullahı tahsile çalışmadık, Allah’ın dostluğunu kazanmada gayret göstermedik.

İslâm, bu zamane müslümanlarının zihniyetlerinde, yaşantılarında ve hareketlerinde görülenden çok farklı, değişik bir hayat tarzı... Müslümanlar işte bunun için Allah’ın sevgisini, lütfunu, yardımını kaybettiler; kahrına, gazabına uğradılar, ceza ve bela çekmekteler.

Tek ve yegâne çare, tekrar öz ve has, tam ve halis İslâm’a dönmek, bozuk ve dejenere "Zamane Müslümanlığı"ndan kurtulup, "Sahabe Müslümanlığı"na; isyanı bırakıp Kuran’a sarılmak, haramları ve günahları derhal terk edip, aşk ve sıdk ile tevbe-i nasûhlar eylemek, pişmanlık ile istiğfar edip, af dilemek, sadakalar verip, adaklar adayıp, hayırlar yapıp, Allah’ın rızasını tekrar kazanmaya çalışmak; dinin emirlerini ihlasla tutup yasaklarından titizlikle kaçınmak; pasif Müslümanlıktan sıyrılıp, aktif ve faal müslüman olmak; âhireti sevip, cenneti arzulamak, dünya sevgisini bırakıp cehennemden şiddetle sakınmak; zikrullaha cehdetmek, ârif-i kâmil, âşık-ı sâdık ve mühibb-i muhlis haline gelmek, böylece Allahu Teâlâ'nın sevgi ve rızasını elde etmektir.

İlahi nusret ve zaferin sebepleri
  1. Sabır,
  2. Yakin,
  3. Allahu Teala hazretlerine tevekkül,
  4. Dünyaya meyl etmekten ittika etmek,
  5. Dünyanın süslerinden korunmak,
  6. Resulullah hazretlerine  muhalefet etmekten kaçınmak.

el- Aziz (cc)

Aziz isminin 3 manası vardır:
  1. Allah’ın izzet sahibi ve yüceler yücesi olmasıdır. Allah azamet, büyüklük ve kuvvet sahibidir. Alemde kendine büyüklük verilen mahluklar Allah'ın aziz ismine aynadırlar. Yüksek dağlara, engin denizlere, uçsuz bucaksız çöllere, aylara, güneşlere, yıldızlara kulak verilse, hep bir ağızdan 'yâ aziz, yâ aziz' diye tesbih ettikleri işitilir.
  2. 'Mağlup olmayan galip' manasındadır. Allahu Teala yarattıkları üzerine galiptir. Yeryüzü Allah’a asi olup da azaba uğramış nice kavimlerin kalıntıları ile doludur.
  3. Yarattıklarının O'nun emrine itaat etmesidir. Mahlukatının Allah’ın emrine itaat etmesi ve O'na karşı gelememesi de Aziz isminin bir tecellisidir.
İnsan ve bazı vahşi hayvanlardan başka, güneş, ay, yeryüzünden tâ en küçük mahluka kadar her şeyin dikkatle vazifesinde çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, büyük bir heybet altında umumi bir itaatin bulunması gösterir ki, büyük bir celal ve izzet sahibi zatın emriyle hareket ediyorlar. Vazifesini yapmakla ona itaat eden her bir mahluk bu itaatiyle Allah’ın aziz ismine aynadır.
Bütün mahlukat ona böyle itaat ederken, biz nasıl cesaret ederiz, isyanımızla öyle bir sultanının emirlerine nasıl karşı geliriz ki; yıldızlar, aylar, güneşler itaatkar asker gibi O'na itaat ederler. Hem isyanımızla öyle bir Aziz'e karşı geliyoruz ki, azametli ve itaatli askerleri var, farz-ı misal şeytanlar dayanabilselerdi, onları dağ gibi güllelerle taşlayabilirlerdi.
Hem öyle bir sultanın memleketinde isyan ediyoruz ki, kullarından ve askerleri, değil bizim gibi küçük, aciz mahlukları, belki farz-ı muhal dağ ve yer büyüklüğünde asi bir mahluk olsaydık, dünya büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, bize atıp dağıtabilirlerdi.
 

el-Hakîm (cc)

Allahu Teala’nın bazı isimlerinin hem zatî, hem de fiilî yönleri varken, bazılarının sadece zatî yönleri vardır, fiilî yönleri yoktur. Örneğin; Allah ismi zatîdir. el-Hayy ismi ise hem zatî hem de fiilî olup, zatî tarafı; 'diri olan' fiili tarafı ise, 'dirilten' anlamına gelir.
Hakim isminde de hem zatî hem de fiili anlam vardır. Zatî anlamı; sağlam ve kusursuz, doğru karar veren, doğru hüküm veren demektir. Fiilî anlamı; ‘hüküm ve karar veren, hikmetli olan ve hikmetle yapan’ anlamına gelmektedir.

Hakîm isminden gerekli dersi alan bir mü’min, her şeyi hikmetle yapan ve insan ruhunda ve bedeninde nice hikmet cilveleri sergileyen Rabbinin hikmetine uygun hareket etmeye gayret gösterecek, faydalı işler yapacak, boş ve zararlı şeylerden sakınarak ahireti için azamî derecede sevap kazanmaya çalışacaktır.

Eşyada gizli ilâhî sırları ve gayeleri keşfetmek için çaba gösterecek, hikmetin ‘faydalı ilim ve salih amel’ tarifine uygun olarak, sadece gerçeği öğrenmekle kalmayacak, ilmini amelle destekleyerek Hakîm ismine mazhariyetten nasibini alacaktır.
Ya Hakim! Sen hikmetle hükmeden ve hükmünde tam isabet edensin. Sen izin vermezsen hikmeti ve hayrı kavrayamaz, hükmümüzde doğru kararlar veremeyiz. Bizlere hikmetle ve hayırla kararlar vermeyi nasip et! Ayetlerini yüreğimizle okuyup, anlayanlardan eyle ki; ayetlerindeki hikmeti kavrayabilelim ve yaşayabilelim.

Ya Hakim! Hikmetten ve hayırdan yoksun kalmış yüreklerimize vahyin anlamlarını yağmur gibi yağdır ki; yüreklerimiz hikmete doysun, ruhumuz hikmet gıdasıyla gıdalansın! Eğer bir gün en acı baskılar altında kalırsak ‘Elbet bir hikmet vardır’ düşüncesi hep yüreklerimizde kalsın! Acıların, dertlerin üzerimize gelmesine izin verme! Acılarımızı vahyin hikmetiyle bir tatlılığa ve neşeye dönüştür!

Ya Hakim! Evlerimizi Kur’an okunan evlerden eyle! Kur’anı yüzünden, yüzümüzle değil, derinliğinden, yüreğimizle okuyup, ayet ayet, sure sure, ruhumuzu vahyinle dokuyanlardan eyle! Bizleri her ayetinde hikmeti arayanlardan, o ayetlere kavuştuğumuzda da, o ayetlere ruhumuzla ve yüreğimizle sarılanlardan eyle!
 
 

Belagat

✽ 'Allah bunu sırf müjde ve kalp itminanı olsun diye yaptı' kasr-ı sıfat alel mevsuftur.Kasr-ı kalptir; yani bu melekleri indirmemiz sizin daima galip geleceğinizi, her zaman destekleneceğinizi göstermez. Bu sadece Allah'tan bir lütuftur, sizin ihlasınıza ve gayretinize bağlıdır.

✽ Kasır, fiil ile meful arasındadır.

✽ Mefhum-u muhalefetin kısımlarından mefhum-u istisna vardır. Yani; Allah'ın melekler aracılığıyla gönderdiği bu yardım başka bir şey için değil, sadece sizi müjdeleyip sevindirmek, kalplerinizde itminan duymanız içindir. Melekler bizim yardımcımız, diye övünesiniz, 'nasıl olsa melekler bize yardım eder' diye kendinizi gevşekliğe salmanız için değildir.

✽ 'Kalpleriniz mutmain olsun' alet veya mahal-hal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Kalplerdeki endişe duyguları yatışsın diye, manasındadır.

✽ Lazım; bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın, Melzumu; böylece ruhunuzdaki güven duygusuna dayanıp, savaşı kazanasınız.

✽ Delalet-i tazammuniyesi ile, insanın hareketlerinde mutmain olmasının önemini ifade eder. Kişinin kalbi mutmain, yaptığı işten emin olmazsa, başarıya ulaşamaz. Yüreğinin telaşı ona mutlaka bir hata yaptırır.

✽ Dal bil işaresiyle, askere, çalışana, talebeye teşvik için bazı ödüller, destekler verilebileceğine işarettir. Çünkü amaç talebenin imtihan olup puan alması, çalışanın rekabet ortamında yükselmesi değil, bir şeylerin öğrenilmesi, üretilmesidir.

✽ Allahu Teala istese sadece melekleriyle düşmanı yenebilirdi. Ama o zaman kulların içindeki cevherler kapalı kalırdı. O yüzden savaş farz kılındı. Ama Allahu Teala 'Farz kıldım, her halükarda savaşın' buyurmuyor, kullarını yalnız bırakmıyor. Melekle yanlarında olduğunu, rızasının onlarla olduğunu hissettiriyor. İşte bir amir, işveren, üstad konumunda olan kişi de, yetiştirdiği çırağını, talebesini işle tamamen başbaşa bırakmayıp, ona kendini iyi hissettirecek küçük ödüller, teşvikler verirse, kalbi mutmain olur. İçindeki sevinçle daha moralli, daha yüksek seviyede çalışır.

✽ 'Nusret ancak Allah'tandır' cümlesinde 'Allah' açık isminin tekrar zikredilmesi, zihne yerleştirmek içindir.

✽ 'Nusret ancak Allah katındandır' kasır cümlesi de, kasr-ı mevsuf alessıfattır. Mübteda ile haber arasında kasır olmuştur. Kasr-ı ifraddır, yani meleklerin kendi başlarına size yardıma geleceklerini sanmayın, size yardım vaad edenlere güvenmeyin, kendi gücünüze, silahınıza da bağlanmayın. Yardım ancak Allah'tandır. O yardım etmezse bu sebeplerin hiçbiri işe yaramaz.

✽ Lazım; zafer ancak Allah'tandır. Melzumu; O'na dayanıp güvenin, sadece O'na teveccüh edin.

✽ Nusret ve müjde arasında muraat-ı nazır vardır.

✽ 'Allah'tandır' buyrulmayıp, 'Allah katındandır' buyrulması, tecrid ifade eder. Muzaf ve muzafın ileyhin şanıdır, indiyet makamının yüceliğini bildirir.

✽ 'Aziz ve Hakîm Allah' ifadesinde sıfatın gelişi tekit ve medih içindir.'Aziz' ve 'Hakim' isimleri arasında muraat-ı nazır ve muvazene vardır. Vezinleri aynıdır.
 

Âl-i İmrân Sûresi 127. Ayet

لِيَقْطَعَ طَرَفاً مِنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِبٖينَ

127- O küfredenlerin bir kısmını koparıp ayırsın veya zelil etsin de arzularına ulaşmadan hayal kırıklığı içinde dönüp gitsinler.


Gönderilen bu ulvi, kudsi yardım karşısında kafirlerin kolu kanadı kırıldı. En gözdeleri, ciğerpareleri öldü. Bir avuç müslümana yenik düştüler. Ciğerleri yandı, malları ganimet, yetmiş kişileri esir oldu. Ziyankar olarak döndüler.
Çünkü onlar tam on üç sene müslümanlara eziyet ettiler. Dövdüler, yaktılar, aç susuz bıraktılar. Hapsettiler, akla hayale gelmez işkenceler yaptılar. Resulullah'a  nice hakaret ve eziyette bulundular. Muhasara altına aldılar, suikastlar düzenlediler. Müslümanları göçe mecbur ettiler. Mallarını yağmaladılar. Evlerini ele geçirdiler. Göç edenlere işkence edip, ellerinden mallarını, paralarını aldılar. Ellerinden ne geldiyse, akıllarından ne geçtiyse geri bırakmadılar.

Müslümanlara müdafaa veya savaş izni verilmediği için karşılık vermeden bu çileye tam on üç yıl dayandılar, sabrettiler. Hicretten sonra savaş izni geldi. Bedir Savaşı gerçekleşti. Efendimiz'in  secdelerde gözyaşıyla yaptığı dualar hürmetine ilahi yardım yetişti, zafer inananların oldu.
 

Kafirlerin bir kısmını koparıp ayırsın.

 لِيَقْطَعَ'Kessin' kelimesi, kesmek, meyveyi dalından koparmak, birbirinden ayırmak; yol kavramı ile birleşince yoldan gidenlere korku salarak, pusu kurarak oradan geçmelerini engellemek; namazla beraber kullanılınca namazı sözle bozmak, menetmek, hakkını almaktan alıkoymak; nehri kayık ile geçmek; iyilik yaparak susturmak; kamçıyla vurmak; delil getirerek galip gelmek; arkadaşlığını kesmek; kuyu suyunun kesilmesi; kuşun göç etmesi; boğazına ip geçirip boğmak; ziyareti terk etmek; gecenin bir kısmı manalarına gelmektedir.

قَطَعَ fiilinin Kuran'daki manaları:
Ağacı kesmek, damarı kesmek, yolu kesmek, ipi kesmek, Allah'ın bitişmesini emrettiği şeyleri koparmak, sevgi bağlarını koparmak, geçmek, eli kesmek, parçalamak, ayırmak, yeryüzünün parçalanması, sosyal birliği bozmak, kalplerin parçalanması, parça, karara varmak, kesintiye uğramak, tükenmek.

Buradaki kata'a fiili, kökünü kazımak, paramparça etmek, mahvetmek anlamındadır. Allahu Teala Bedir günü Müslümanları zafere kavuşturmuş ve melekleri yardıma göndermişti. Böylelikle öldürülmek ve esir edilmek suretiyle küfrün ve şirkin ileri gelenlerinden bir kesim helak olup gitmişti. Bedir günü Kureyş'in başlarından ve ileri gelenlerinden yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı.
 

اَوْ يَكْبِتَهُمْ Yahut onları zelil etsin

Yahut da Allah bozgun sebebiyle onları rezil etmek, öfkelendirmek için Bedir günü Müslümanlara yardımcı olmuştu. Ki, onları rezil rüsva etsin, hezimet ve öfkeye, üzüntüye gark edip perişan etsin.

كَبْت, hezimete uğratmak ve helak etmek demektir. Bazan kin gütmek ve zelil düşürmek mânâsında kullanılır. Rüsvaylıktan dolayı kalbte vaki olan bir zayıflıktır. كَبَتَهُ "ciğerine isabet ettirdi" manasındadır. Kişinin ciğerine gayz ve öfke dolduğunda veya ciğeri yandığı zaman bu fiil kullanılır.

اَوْ edatı burada tenevvi (nevilendirmek) içindir, tereddüt için değildir. Perişan etmek, alçaltmak, kökünü kazımaya denk bir cezadır.
 

Hüsran içinde dönüp gitsinler.

خَائب hezimete uğramış, ümitsizlik halini ifade eder. Ye's ile arasındaki fark şudur: Hayb; hüsran vaktinden sonra meydana gelen mahrumiyeti ifade eder. Ye's ise; hem hüsran vaktinden sonra, hem hüsrandan önce meydana gelen ümitsizliği ifade eder. Ye'sin zıddı reca, hayb'ın zıddı zaferdir.

‘Haibin’ kelimesi; zafere ermeden ve bir başarı kazanmadan, isteklerine ulaşamadan dönüp gitmek demektir. Müşrikler Bedir'de isteklerini ele geçiremeden zarar etmiş olarak geri dönmüşlerdi.

Bedir Savaşı'nda Efendimiz  bir avuç ufak taş aldı. 'Yüzleri kara ve çirkin olsun' diyerek düüşmanların üzerine attı. Taşların herbiri müşriklerin gölerine ve burun deliklerine isabet ederek onları serseme çevirdi.
Bedir'de müşriklerin yaşadığı farklı bir olay da şöyleydi: Kureyşliler ile Kinane arasında zamanında savaşlar olmuştu. Kinaneliler fırsatı ganimet sayıp baskın yaparlar diye, Kureyş endişe içindeydi.

Kinane reislerinden Süraka b. Malik, bir miktar süvari ile yanlarına gelip, 'Ben de sizinleyim' diyerek cesaret verdi.
Melekler şiddetli bir bora ile yardıma gelince Süraka askerini alıp gitti. Onun ayrılması Kureyş'i telaşa düşürdü.
Savaş bitip, Kureyş Mekke'ye bozgun yemiş halde dönünce, 'Yenilmemize Süraka'nın ayrılıp gitmesi sebep oldu' dediler. Süraka ise bu sözleri duyunca 'Vallahi ben sizin Bedir'e gittiğinizi duymadım. Fakat bozguna uğradığınızı işittim' dedi.

Anlaşılan o ki; Süraka sandıkları kişi, İblis, süvarileri kılığındakiler de İblis'in yardımcıları olan şeytanlardı. Süraka bir zaman sonra müslüman olduğunda bu olayı müslümanlarla kouşmuş, şeytanın bir oyunu olduğuna kanaat getirmişlerdi.

Belagat

✽ 'Onlardan bir taifeyi koparıp ayırsın لِيَقْطَعَ طَرَفاً' kolunu kesmek, bir kısmını bölmek anlamında istiaredir. Kesilen şey bütünden ayrılır, eskisi gibi olmaz. Canlı doku kesilirken acı hisseder, kanar. Kafir ordusu da dağılıp, bölünürlerken acı çeker, bir daha toparlanamazlar.

✽ 'Onları perişan etsin يَكْبِتَ' fiili de lugatta bastırmak, zabtetmek, öfkesini sinirini içine atmak, sert ve aşağılayarak reddetmek, çevirmek, vazgeçirmek, utandırıp zelil etmek, tutmak, men etmek, ciğerleri hun eylemek, anlamındadır, istiaredir. İnsanın hastalanınca oksijen deposu olan ciğerleri, artık hava sağlayamaz. Sürekli bir iç acısı çeker, zorlanır. Nefes alamayınca hayatı sona erer. Savaşta hezimete uğrayınca, sevilenlerin kaybedilmesi, umudu yitirmeye, iç acısına yol açar. Yenilenler sürekli içlerinde sıkıntı duyacak, hep daralacaklardır. Ciğeri hasta insanın nefes alamaması gibi, bu acıyı yaşayanlar da hep umutsuzluk çekerler.

✽ 'Onları perişan etsin يَكْبِتَ ev يَقْطَعَ koparıp ayırsın' fiilleri arasında muraat-ı nazır vardır.

Âl-i İmrân Sûresi 128. Ayet

لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ

128- Senin bu hususta yapacağın bir şey yok. Allah onları ya bağışlayacak yahut cezalandıracak, onlar gerçekten zalimdirler.


Uhud Savaşı'ndan bir kesit... İbret dolu, hikmet dolu bir kesit... Savaş bitmiş, müslümanlar şehitleri defnetmek üzere savaş alanına dönüyorlar. Yetmiş şehit verilmiş...

Efendimiz'in iki kılıçla savaşan samimi amcası Hz. Hamza da şehitler arasında. Vücudu paramparça kesilmiş, ciğeri çıkarılmış, müsle yapılmış yani burnu, kulakları kesilmiş vaziyette. Efendimizin yüreği cayır cayır yanıyor. 'Ben de onlardan intikam alacağım' gibi sözler söyleyip beddua etmeye yelteniyor. Cenâb-ı Hak bu ayeti indiriyor. Efendimize  mani oluyor.

Çünkü onların arasında başta Halid b. Velid olmak üzere müstakbel müslümanlar vardı. Halid b. Velid ki; arkadan dolanıp okçuların azalmasından istifade ederek, savaşı yeniden başlatmış, müslümanların mağlup olmasına sebep olmuştu. Ama kader-i ilahi ilerde müslüman olacak ve keskin kılıcıyla muzafferiyetler kazanacaktı. Bu yüzden onun gibi içlerinde geleceğin müslümanları olduğundan, onlara beddua edilmesini Allahu Teala istemedi.
 

Senin bu hususta yapacağın birşey yok.

Bir işten men etmek, men edilen şeyin yapıldığını göstermez. Çünkü Allahu Teala, Hz. Peygamber'e "Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amellerin boşa gider" (Zümer, 65) demiştir. Halbuki Peygamber  hiç şirk koşmamıştır.
Bu men etmede çeşitli hikmetler vardır:
  1. Amcası Hz. Hamza'ya öldükten sonra işkence edilmesi, müslümanların öldürülmesi gibi şiddetli hüzün ve büyük kızgınlıklara sebep olabilecek hadiseler meydana gelmişti. Kızgınlık, insanı uygun olmayan söz ve fiillere sevk edebilir. Gördüğü nahoş durumlar, Hz. Peygamber'i , zatına yakışmayan söz ve fiillere sevketmesin diye, ismetini takviye ve temizliğini te'yid için, Allahu Teâlâ O'nu bu âyetle men etmiştir.
  2. Allahu Teâlâ nebisine, efdal ve evlâ olanı seçme yolunu göstermektedir.
  3. Hz. Peygamber  onlara lanet okuma hususunda Rabb'inden izin istemiş, Allahu Teala da bu âyette, onu bundan nehyetmiştir.
  4. Ayetin maksadı; Allahu Teala’nın izni ve emri olması durumu hariç, Hz. Peygamber'i  her söz ve fiilden men etmektir. Çünkü en mükemmel kulluk derecesi budur. Bu men etme, kulun acziyyetini ortaya koymak, Allah'ın mülk ve melekûtu hakkındaki inceliklere ve sırlara dalmamasına tembihtir.
  5. Allahu Teala, bazı kâfirlerin tevbe edeceğini biliyor, o tevbe etmese bile, ondan müslüman, itaatkâr ve müttakî bir çocuğun doğacağını biliyordu. Peygamber  bu kimselere beddua ettiğinde eğer onun duası kabul olursa, böyle bir gaye elden kaçırılmış olurdu. Eğer kabul olunmazsa, bu Hz. Peygamber'e önem vermemek gibi olurdu. Bundan dolayı Rabbi, Hz. Muhammed'i  lanet etmekten men etmiş, ona her şeyi Allah'ın ilmine havale etmesini emretmiştir.
Ayet-i kerimenin, önceki ayete atıf olması da mümkündür. Takdiri ise; "Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin, yahut onları tepesi aşağı getirsin, yahut onların tevbesini kabul buyursun veyahut da onlara azap etsin" şeklindedir. "İşten hiçbir şey sana ait değildir" buyruğu, matuf ile matufun aleyh arasına girmiş olan bir söz olur.
 

Uhud Hezimeti

İki ordu savaşa mübareze şeklinde başladı. Önce müşriklerden Ebu Âmir, on beş adamıyla birlikte meydana çıktı ve Müslümanlara meydan okudu. Müşr iklerin sancaktarı Talha b. Ebi Talha öne çıktı. Müslümanlardan da Hz. Ali ona karşı çıktı. Vuruştular Hz. Ali Talha'yı bir hamlede yere serdi. Bunun üzerin e Talha'nın kardeşi Osman ileri atıldı. Ona da Hz. Hamza cevap verdi ve onu da bir hamlede öldürdü.

Bundan sonra her iki taraf birbirine girdi ve umumi bir savaş başladı. Saflar birbirine girmiş şiddetli bir vuruşma başlamıştı. Bütün İslam kahramanları akıllara durgunluk verecek kahramanlıklar gösteriyor, düşmanı perişan ediyorlardı. Resulullah'ın elinden kılıcı alıp, bunun hakkını yerine getireceğini vaad eden Ebu Dücâne de savaşıyordu. Karşısına kim çıktıysa onu öldürdü. Savaşın başlamasıyla birlikte 18 müşrik öldürülmüştü.

İslam ordusu içinde en gözde kahraman Hz. Hamza idi. Hz. Hamza Bedir Savaşında Ebu Süfyan'ın karısı Hind'in babasını, kardeşini ve oğullarından birini öldürmüştü. Bundan dolayı Hind, Hz. Hamza'ya karşı müthiş bir kin besliyor ve onu öldürtmek için fırsat kolluyordu.

Hz. Hamza'yı Cübeyr b. Mut'im'in kölesi Vahşi şehit etmişti. Vahşi Habeş usulü mızrak atmakta çok usta idi. Cübeyr ona şöyle demişti: Eğer Muhammed'i öldürürsen atlarımızın yularları senin olur. Ali b. Ebi Talib'i öldürürsen sana hepsi de iri, siyah gözlü yüz deve veririz; eğer Hamza'yı öldürürsen hür olacaksın.

Vahşi şöyle dedi: "Muhammed'in Allah tarafından bir koruyucusu vardır, kimse ona ulaşamaz. Ali'ye gelince, onun karşısına kim çıktıysa onu öldürmüştür. Hamza ise kahraman birisidir. Bununla birlikte rast gelip onu öldürebilirim."

Hind ise Vahşi'nin yanından geçtiği her seferinde şöyle diyordu: "Ey Ebu Deseme, hem sen kendin rahat et, hem başkasını rahatlat." Bunun üzerine Vahşi bir kayanın arkasında Hz. Hamza'ya pusu kurdu. Hz. Hamza da müşriklerden bir topluluğa hamle yapmıştı. Kahramanca dövüşüyor, iki eliyle tuttuğu kılıcıyla müşrikleri kırıp geçiriyordu. Tek başına otuz müşrik öldürmüştü. Yaptığı hamleden geri dönünce Vahşi'nin yanından geçip gitti. Bu sırada Vahşi mızrağını ona attı ve karnına isabet ettirdi, Hz. Hamza şehid oldu.

Vahşî bununla da yetinmedi. Hind’in gönlünü yapmak için Hz. Hamza'nın göğsünü yardı, ciğerini de alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları başardığı bu büyük işten dolayı Vahşî’ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla bu aziz şehidin ciğerini çiğnedi. İntikam hırsı bununla da dinmeyince, bizzat Hz. Hamza’nın başına vardı; burnunu, kulağını kendine bilezik, halhal yapmak niyetiyle kesti.

İbn-i Kamia denilen kâfir, bir ara atlı olduğu halde Efendimiz'e  yaklaştı: “Bana Muhammed’i gösterin! O, kurtulursa, ben kurtulmayayım” diyerek haykırıyordu.

Hz. Mus’ab, mücahidlerden birkaç kişi ve Nesîbe Hatun ile İbni Kamia’ya karşı çıktı. İbn-i Kamia, Resûlullah'ı  korumaya çalışan Hz. Nesîbe’nin omuzuna bir kılıç darbesi indirdi. Nesîbe Hatun da, cesurca ona bir çok darbeler indirdi. Fakat müşriğin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeleri pek tesir etmedi.

İbni Kamia, önüne çıkan Hz Mus’ab’ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz. Mus’ab İslâm'ın izzet ve şeref sancağını sol eline aldı. İbni Kamia bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus’ab sancağı kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Resûlullah'a  ulaşmasına mâni olmak ve İslâm sancağını yere düşmekten korumaktı. İbni Kamia bu sefer mızrağıyla vücûdunu deldi. Hz. Mus’ab artık dayanamayıp yere yıkıldı. Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı.
Hz. Mus’ab, şehid düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz. Ali, çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebû'r rum taşıdı.

Mus'ab b. Umeyr de şehit edilince Hz. Peygamber sancağı Ali b. Ebî Talib'e verdi. Fakat savaş bütün hızıyla devam ediyor, Müslümanlar  ilerliyorlardı. Hz. Ali ve Ebu Dücane'nin şiddetli saldırışları müşrikleri perişan ediyordu. Talha'nın elinden sancak düştü. Önce oğlu, daha sonra kardeşi aldı. Düşman nerdeyse hezimete uğramıştı. Bu durumu gören bazı Müslümanlar, düşman takibini bırakıp ganimet toplamaya başladı. Resulullah'ın  "Yerinizden asla ayrılmayın" diye tenbih ettiği okçular da, düşmanın mağlup olmakta olduğunu görün ce, ganimet toplamak için yerlerini terkettiler. Başlarında bulunan Abd ullah b. Cübeyr onlara, Resulllah'ın  tenbihini hatırlattı ise de dinletemedi. Yan ında beş on kişi kaldı.
 

Ya onların tevbesini kabul eder, yahut azap eder.

Cenâb-ı Hakk insanlarda tevbeyi halk eder. Yaptıkları şeye karşı insanlarda pişmanlık hissi ve gelecekte de aynı şeyleri bir daha yapmama hususunda bir azim yaratır.
Ayette zikredilen azabtan murad; öldürmek ve esir almak gibi dünya azabı ya da ahiret azabıdır.
 

Çünkü onlar zalimlerdir.

Bu zalimler, kafirlerdir. Şirk zulümdür, bu nedenle kafire zalim ismi verilmiştir. Hz. Peygamber'i  kafirlere bedduadan men etmek için böyle buyruldu, 'Onlara beddua etme, zalim oldukları için zaten cezalarını bulacaklardır' demektir.

Veya bu zalimler, Hz. Peygamber'in  emrine muhalefet eden müslümanlardır. Onlara zalim dendi, çünkü Allah'a asi olan herkes kendisine zulmetmiştir. 'Onlara beddua etme, çünkü onlar nefislerine zulmetseler de aslında müminlerdir' demektir.

'Çünkü onlar zalimdirler' ifadesi, farklı bir açıdan zalimin tanımını vermektedir. Sadece farklı inanca sahip olmalarından dolayı insanları yurtlarından çıkarmak yetmiyormuş gibi, bir de onlarla savaşmak zulüm; bunu yapanlar ise zalimdir.

      ✽      ✽      ✽ 

✧ Kulların birbirlerine karşı işledikleri suçlar kendileri için bir zulümden ibarettir. İmam-ı Âzam

✧ Sana devamlı cefa eden seni reddetmiş sayılır. İmam Şafi

✧ Zulmün iki öğesi vardır. Biri zalim, diğeri mazlum. Zalim zulmettiği için zalimdir. Mazlum ise zulme rıza gösterdiği için. Hz. Ali

✧ Mazlumlaşarak zalimin zulmünü arttırmayın.

✧ Bin zulme uğrasan da, bir zulüm yapma.  Hz.  Ali

      ✽      ✽      ✽ 

   Yokuşa akmaktan usanır sular,
   Arklar tersine döner.

   Dişlilerin dişi kırıldığında,
   Çarklar tersine döner.

   Zalimin elinde birgün,
   Utancından gerilir yaylar
   Oklar tersine döner… (B. Yazgan)

 

Sebeb-i Nüzulü

  1. Uhud'da Resulullah  yaralanmış, dişi kırılmış, yüzü yarılmıştı. Miğferinin halkası yanağına gömülmüştü. Dizleri de yaralanmıştı. Ebu Huzeyfe'nin azatlısı Salim, Resulullah'ın  mübarek yüzündeki kanları yıkıyor, Resulullah da  şöyle diyord u: "Peygamberlerine bunu yapan bir topluluk nasıl kurtuluşa erer?" Hem böyle söylüyor, hem de dûa ediyordu, Bunun üzerine bu ayet-i kerim e nazil oldu.
  2. Nebi , Ebu Süfyan, Safvan b. Ümeyye ve Hars b. Hişam gibi Uhud Savaşı'nda şirk saldırısına komuta eden bazı Kureyş liderlerine lanet ediyordu. Ayet bunun üzerine nazil oldu.
  3. Âyet, Hz. Hamza hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber , savaş meydanında Hz. Hamza'nın cesedine müşriklerin yaptığı işkenceleri görünce "Yemin ederim ki ben de onlardan otuz kişiye işkence yapacağım" demişti. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
  4. Bir diğer tefsire göre ise, onlara beddua ederek, "Allahım! Onlara gazabını şiddetli kıl. Allahım! Yılları Yusuf'un yılları gibi olsun. Allahım! Zayıf-yoksul müslümanları onların elinden kurtar" (Bir kısım Kureyş liderleri kendi yakınları olan müslümanları tutuklamış, onlara işkence ederek hicret etmelerine engel olmuşlardı) demesi üzerine nazil olmuştur.
  5. Nebi , müslümanlardan bir topluluğa düşmanlık eden ve onlardan bazılarını yakalayan Lihyan, Ra'l, Zekvan, İsye kabilelerine, bu yaptıklarından ötürü beddua etmiştir. Ayet bunun üzerine nazil olmuştur.
Buharî'nin rivayeti ise şöyledir: Resulullah  sabah namazında kıraati bitirdikten sonra tekbir getirir, başını kaldırır ve "Semiallahu limen hamiden, Rabbena lekel hamd" dedikten sonra ayakta şöyle derdi: "Allahım el-Velid b. Velid'i, Seleme b. Hişam'ı, Ayyaş b. Ebi Rebîa'yı ve müminlerin mustaz'af olanlarını sen koru. Allahım, Mudar üzerindeki sıkıntı ve azabını daha da artır ve sen bu yılları onlar için Yusufun (yedi kıtlık) yılları gibi yap. Allah'ım Lihyân'a, Rit’e, Zekvân'a, Allah'a ve Rasulüne isyan eden Usayya'ya lanet et." Daha sonra bu ayet-i kerime nazil olunca bu bedduayı bırakmıştır.
  1. Âyet, Peygamber 'in emrine muhalefet eden ve mevzilerini terk eden müslüman okçulara lanet etmek istemesi sebebiyle nazil olmuştur.
  2. Peygamber , emrine muhalefet eden, bozguna sebep olan ve kendilerine beddua ettiği müslümanlar için istiğfar dilemek istemişti, bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Belagat

✽ 'Senin bu hususta yapacağın bir şey yok' cümlesinde beddua edemezsin, anlamında kinaye vardır. İbtida-i kelam, faide-i haberdir. Çünkü Efendimiz'e bu konuda bilmediği bir husus söylenmektedir.

اَوْ✽ 
 atıf harfi ayette iki kere geçmiştir. Yahut, veya, ya da anlamında olmakla beraber, çeşitli manalar ifade ettiği de olur:
- İki şeyden birini seçmek
- Bir şeyin şüpheli olduğunu ifade eder.
- Bir şeyin kapalı, müphem olduğunu ifade eder.
- Taksimlerde kullanılır. Kelime ya isim, ya fiil ya da harf olur. Bu ayette olduğu gibi.
اِليَ - anlamında
اِلَّ anlamında
'Bazen, bazen' anlamında.

✽ 'Azap eder' ile 'tevbelerini kabul eder' arasında tezat tibakı vardır.

✽ 'Şüphesiz onlar zalimlerdir' cümlesi itnabtan iygaldir.

✽ Delalet-i tazammuniyesi ile, Resulullah'ın emrine uymamanın hakkı yerine koymamak olduğunu, hem kendine hem de peygambere karşı bir zulme girdiğini bildirir.
 

Âl-i İmrân Sûresi 129. Ayet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

129- Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır; dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah bağışlayan, merhamet edendir.


Ayet-i kerime bir önceki ayeti açıklayıp tekit etmektedir. Af veya azap Allah'ın iradesidir. Kendi mülkünde, kendi kullarına istediği gibi muamele eder. Kimse O'na müdahale edemez. Dilediğine azap eder, dilediğine mağfiret eder. Biz bunun hikmetini bilmekten aciziz. Bildiğimiz tek şey rahmetinin gazabını geçtiğidir.

لِلّٰهِ deki ل birçok manalara şumullüdür. Bunlardan bazıları, talil, tahsis, temlik, dönüşlülük, istila, istihkak, mülkiyet manalarıdır. Bu manaların ışığında şu anlamları fark edebiliriz:

Cenâb-ı Hak, olmuş, olacak her şeyin müsebbibidir. Her şey O'na mahsus, O'na hastır. Mülkün, mülkiyetin tasarrufu O'nundur. O herşeyi değiştirme gücüne sahiptir.  O'nun gücü, ilmi, iradesi, tasarrufu her şeyi istila edip kuşatmıştır. Her durumda hak sahibi olan O'dur.

'Arz' ile 'sema' kelimeleri arasında bulunan atıf harfi aralarındaki irtibatı gösteren bir vasıldır. Yerde gökte ne varsa Allah'ındır. Onlarda istediği gibi tasarruf eder. Günleri insanlar arasında devir daim eder. Kimini yükseltir, kimini alçaltır, kimine verir, kiminden alır, kimini affeder, kimine azap eder. Mülkün sahibi O'dur.
 

Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır.

İnsan nereye bakarsa, şu olağanüstü evrende Allah'ın ayetleri ile karşılaşacaktır. Kocaman cisimleriyle, akıl almaz boyuttaki galaksileri ile, yörüngeleri ile şu gökler, uzay boşluğuna fırlatılmış birer tanecik gibidirler. Gök cisimleri kendi yörüngelerinde kesintisiz, dikkatle ve ahenkle döner... Göz bu ahengin seyrine doymaz. Kalpler bu ahengi düşünmekten bıkmaz...

İnsana göre son derece geniş görünen ama büyük yıldızlara, içinde kaybolduğu uzaya göre bir zerre, bir toz gibi duran şu yeryüzü... Yüce Allah'ın yeryüzüne yerleştirdiği hayatın meydana gelişine, devamına ve çeşitlenmesine elverişli birbiriyle bütünleşmiş,  ahenk oluşturmuş özellikler... Bu özelliklerden biri yok olsa, değişse yeryüzünde hayatın meydana gelmesi ve sürmesi mümkün olmayacaktır.

Yeryüzündeki canlı-cansız her varlık bir ayettir. Küçüğü ve incesi de tıpkı büyüğü, kocamanı gibi ayettir. Şu koca ağaçtaki veya şu küçücük bitkideki yaprak, biçimi, hacmi, rengi ve kendine özgü duyu organları bakımından ayettir. Evrenin düzeni içinde üstlendiği rol ve yapısı bakımından ayettir. Hayvan ya da insanın bedenindeki şu tüy, kuşun kanadı, yapısının temel maddesi, uyumlu yapısı ve görevi bir ayettir... İnsan şu yeryüzünde veya gökyüzünde nereye bakarsa baksın binlerce ayet görecektir. Bu ayetler aracısız onun kalbine, kulağına ve gözüne kendi varlıklarını duyuracaklardır.

Alemde rastgele, körü körüne hiçbir hadise yoktur. Her hadisemutlaka O'nun müsaadesi ile olur. İnsan bir vali-i Âzam'ın idaresi altında, bütün ahvali ölçülü ve hesaplı, sicili muntazam, varlığının önü ve sonu arasında görüp geçeceği duraklar belli bir şahıs olduğunu bilmeli ve O'na karşı sadakatsızlıktan, vazifesini kötüye kullanmaktan sakınmalıdır.
 

Gökler ve yer

Mevsimlerin sürekliliği, gece ile gündüzün birbirini izlemesi, güneş, ay, yıldız ve gezegenlerin kendi yörüngelerinde hareket etmeleri, atmosfer tabakasının kalınlığı, gökyüzünde bir düzeninin olduğunu gösterir. Üstünde yaşadığımız dünya o kadar düzenli dönüyor ki, onun dönüşü ile gece ve gündüzün başlayıp bitme saatlerinde bir saniyelik bir gecikme bile olmuyor. Uzayla uğraşan bilim adamları özel bir teknikle yarım milyar yıldız tespit etmişlerdir. Saniyede bir yıldız hesabıyla bunları saymak istersek tam yüz yıl boyunca gecelerimizin tamamını buna ayırmak zorunda kalırız. Ne muhteşem gökyüzü değil mi? Bunlar görünenler. Ya görmediklerimiz?

Ayaksız bir yılana, akrep gibi küçük bir zararlı haşerata mağlup olan insana, bir kurttan ipek giydiren, zehirli bir böcekten balı yediren insanın iktidarı değil, yaratıcının ikramıdır. Her bahar bütün ağaçlar huriler gibi harikulade elbiseler giyer. Rahmet-i ilahi yeryüzüne davet ettiği misafirlerine rengarenk sofralar kurar.

Sofranın hazır edilmesi için 'Çiçekler açın, böcekler uçun, rüzgarlar esin' emirlerini insan veremez. Bu ikramlar, dünyayı döndürüp, gece ve gündüzü getiren, yeryüzünü muhteşem bir saray suretinde yaratıp ona güneş avizesini, ay takvimini asan Allah'ın emri ile yapılmaktadır.
Yok pahasına aldığımız bir elma Cenab-ı Hakk'ın mülkü olmayıp, insan onu laboratuarda yapabilseydi, milyon lira versek bir elmayı yiyemezdik. Bir elmayı yapabilmek şöyle dursun, hammaddesi toprak ve hava olan ağaç fabrikasını pek çok yönüyle keşfedip anlayamamışızdır.

Elma ağacı kökleri vasıtasıyla azot bakterilerini alır, havadan aldığı karbonla glikozu yapar. İçinde insanın günlük ihtiyacı olan C vitamini vardır. C vitamini çok dayanıksız olduğu için, onun bozulmasını engelleyen iki değerli demir de içine derc edilmiştir. Bu C vitaminini koruyan bol miktarda asit, midede sindirimi rahatsız edici etki yapar. Bunun için de elmanın içine ayrıca karbonat konulmuştur.
İlahi kudret herbir meyveye mucizevi bir mühür vurmuştur. Bu mühür kainatın sanatkârını bildiren, vahdaniyet mührüdür.
 

Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder.

Alemdeki her şey O'nun dilemesi ile olur. Büyük-küçük, az-çok, hayır-şer O'nun dilemesi iledir. O dilemedikçe kimse hastalanmaz, kimseye bir musibet dokunmaz. O istemedikçe tüm kainat bir araya gelse bir zarar veya fayda veremez. Olmasını istediği şey de mutlaka olacaktır.

Azabı ve bağışlaması da dilemesi iledir. Kimse O'nu hiçbir şeye mecbur edemez, hak talebinde bulunamaz. Ancak bu dilemeyi -haşa- hiç bir zaman adaletsizlik, zulüm olarak tecelli ettirmez. Kullarına verdiği cüzi iradeyle, onların tercihlerine göre meşiteini harekete geçirir. Kendisine itaat edenler için bağışlamasını, isyan edenler için de azabını gerçekleştirmeyi diler.

Kulun anlayıp, iman etmesi gereken ince husus; bu dilemenin O'nun yüceliğinden, kereminden bir zorlama, cebr haline dönmediğidir. İstese kimseyi imtihan etmez, ilm-i ezelisi ile zatına malum olduğu gibi, isyan edenleri cehenneme, itaat edecekleri de cennetine alırdı. Bunu yapmamakla beraber, yapma kudreti, yetkisi O'na aittir.
 

Allah Gafur ve Rahim'dir.

Allah'ın rahmeti geniş, mağfireti bol, nimetleri ve bereketi çoktur. Bütün kullarına müsamahası sınırsızdır.
Rahmetinin bir eseri olarak; özü-sözü, içi-dışı bir, akıllı, masum, halim-selim, mümtaz şahsiyetleri; Peygamberleri derin anlayışları ile ümmetlerine göndermiştir.

Asilerden intikam almakta acele etmez. Kullarının binbir çeşit edep ve saygı dışı hallerini görüp dururken, müşrikler kendisine iftira atıp dururken, onları yine naz ve nimet içinde yaşatır. Tahsisatlarını hemen kesmez, bu sırada tevbe ederlerse kabul eder, suçlarını bağışlar.
 

el-Gafûr (c.c.)

Gafur ismi, ‘ğafera’ kökündendir. Bu kelimenin aslı örtmek, perdelemek anlamına gelir. Bu yüzden savaşta başı darbelerden korumak için giyilen şeye ‘miğfer’ denilmiştir. Başı örten bez parçasına da ‘Ğaffare’ denir. Bu kelime, yaraların üzerine sürülen ve yaraların iyileşmesini sağlayan bir bitkinin de adıdır.

‘el-Ğafur’ ismi şerifi, Allah’ın mağfiretinin çok geniş ve rahmetinin sonsuz olduğunu ifade eder. Af, günahın silinmesini; ğafr ise silinen günahın yerine nuru yerleştirmek ve kulun kusurlarını örtmek anlamını hissettirmektedir. Ğafur, çok bağışlayan, örten anlamında mübalağa ifade eder. Çünkü Allah, kullarını sadece bir kere değil defalarca bağışlar. O’nun bağışlaması sayılmaz.

Allah (ﷻ)’ın mağfireti o kadar çoktur ki, şeytan bile ümitlenir, barış umar. Mağfiret, Cenab-ı Zülcelal’in bağışlamasıdır. Kulun kusuru dağları aşsa onu yine saklar, üzerine bir perde örter. Meydana çıkarıp da onu rezil ve rüsva etmez.

Yüce Allah’ın bu keremiyle insanların halleri hep gizli kalır ve böylece cemiyet hayatı sürüp gider. Bu sayede insanlar birbirini sever, biri diğerine kucak açar, el uzatır. İnsanın gönlündeki düşünceler aşikar edilse, herkes birbirinden kaçardı. Bütün bunların gizlenmesi Allah’ın kullarına büyük bir lütfudur.
Padişah, geda, güzel, çirkin, zengin, fakir, kadın, erkek, hasta, sağlam, genç, ihtiyar herkes Allah’ın rahmetine, affına ve mağfiretine muhtaçtır. O’nun rahmeti olmadan kimse cennete giremez, O’nun keremi olmadan da kimse cehennemden kurtulamaz.

Kula düşen; Allah'ın ahlakıyla ahlaklanıp, karşılaştığı hataları affetmesidir.
Olgunluk; kusurları büyütmemektir. Her şeye kızdığımız, affetmediğimiz ve yargıladığımız için toplum içinde, eşler arasında, akraba ve komşular arasında fındık kabuğunu doldurmayacak meselelerden nice fitneler ortaya çıkıyor. Kusur örtmek yüce Allah’ın vasıflarındandır.
 

er-Rahîm (c.c.)

Rahîm; çok çok merhamet edici. Verdiği nimetlere şükredenlere ve kendisine iman edenlere daha büyük, ahirette de sadece müminlere rahmetle, merhametle muamele edici.

‘er Rahim’ ismi mahlukattan daha çok irade sahipleri için ilahi rahmeti ifade eder. Beşerden başka her mahluk, kendisi için tayin edilen huduttan dışarı çıkamaz, o hudutlar içinde nimetlerden faydalanırken, iradesi olan insanlara terakki imkanı bahşedilmiştir. İnsan burada cennete gül dikebilir. Yaptığı güzel amel ve hareketler mukabilinde ona cennet vardır.

Gönlünden tam bir ihlasla ömründe bir defa ‘La ilahe illallah Muhammedun Resulullah’ diyen bir kimse, günahı olsa bile netice itibariyle ve Allah’ın rahmetiyle cennete dahil olacaktır. İşte bu, erRahim isminin bir tecellisidir.
 

Belagat

✽ Ayet, önceki ayeti açmak için gelmiş, ibhamdan sonra izah itnabıdır.

✽ 'Göklerdekiler ve yerdekiler' arasında vasıldan tezat vardır. Gök ve yer aslında zıt olmamakla beraber, biri çok yüksek diğeri çok alçak olduklarından tezat kabul edilirler.

✽ Göklerdekiler ve yerdekiler, sıfatlı kinayedir. Tüm mahlukat, büyük küçük her şey, anlamındadır.

✽ 'Gökler ve yer' arasında Bedi'den tibak vardır.

✽ Mefhum-u lakabı; sizin hiçbir şeyiniz yoktur, herşey Allah'a aittir. İdmaç ile, siz de Allah'a aitsiniz, demektir.

✽ 'Dilediğini bağışlar' cümlesi açıklama olduğundan itnabtır.

✽ 'Dilediğini bağışlar, dilediğini azab eder' cümleleri arasında ikili mukabele vardır.

✽ Dal bil iktizası, said ve şaki olmayı tercih eden, ilm-i ezelide azab edilecekleri veya affedilecekleri belirlenenlere azab edip, affeder.

✽ 'Allah bağışlayıcı ve merhametlidir' cümlesinde, mağfiretin azabtan önce zikredilmesi, rahmet-i ilahinin gadabını geçmiş olduğunu anlatan bir vasıtalı kinaye ve tezyildir.

✽ Gafur ve Rahim isimleri arasında muraat-ı nazır vardır.

✽ Muktezay-ı zahirin hilafına kelamdan, zamir yerine açık isim zikredilmiştir. Zihne yerleştirmek içindir.
 

Âl-i İmrân Sûresi 130. Ayet

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبٰوا اَضْعَافاً مُضَاعَفَةًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

130- Ey iman edenler, faizi kat kat artırılmış olarak yemeyin ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.


İman edenler faiz yemekten kesinlikle men edilmişlerdir. Şöyle böyle bahanelerle, tutarsız, geçersiz delillerle bu yasağı sulandırmaya kimsenin hakkı yoktur. Zaten sonucu da ne menem iş olduğunu ortaya koyuyor.
Gözünü hırs bürümüş insan bile bile, göz göre göre faize, miraçtaki görüntüsüyle kan gölüne dalıyor. Alanı da yıkıyor, vereni de...

كَأنَّ الْحَرَامَ نَارٌ 'Haram sanki ateştir' hadis-i şerifi mucibince faiz gönüller yakıyor, haneler, hanlar, hanumanlar yakıyor. Karıştığı helali de alıp götürüyor. Tertemiz çocukların kursağına haram girince, din iman sevgisi, Allah korkusu, itaat, saygı, şefkat, merhamet diye bir şey kalmıyor. Helal kapıları kapanıp, haram kapıları açılıyor.

Artık namaz, niyaz, ilim, irfan hak getire... Eğlence, cümbüş, sigara, uyuşturucu, içki, kumar... Kendileri büyüdükçe günah boyutları genişliyor. Haram gıda, haram iş, haram düşünce, nefs-i hevaya, kepaze dünyaya dalmak, melun şeytana esir olmak kaçınılmaz oluyor.


Önceki ayetlerle münasebeti
Uhud savaşı, müşrikler tarafından Bedir'de öldürülen liderlerinin ve yakınlarının intikamını almak maksadıyla çıkarılmıştı. Müşrikler, bu savaşa iyi hazırlanabilmek için askerlerine bol miktarda mal sarfetmişler, sarfettikleri bu malı da riba ile kazanmışlardı. Müslümanlar da ganimet hevesine kapıldıkları için bu savaşta mağlûb olmuşlardı. Aynı şey müslümanların da aklına gelmesin, riba yolu ile kazanç sağlayıp ordu kurmayı düşünmesinler diye Allahu Tealâ, ribayı haram kılan bu âyeti indirmiştir.

Ayetler arasındaki diğer bir bağlantı yönü, Allah'ın emir ve nehiylerine uymamaları hallerinde, müslümanların başlarına gelebilecek  felâketleri gözler önüne sermek ve bu vesileyle onları uyarmaktır. Müslümanlar, Bedir savaşında, gerek sayı yönünden ve gerekse silâh ve teçhizat yönünden çok zayıf olmalarına rağmen, takvaları, Allah'ın emir ve nehiylerine uymaları sayesinde ilâhi yardıma mazhar olmuşlar ve büyük bir zafer kazanmışlardı. Uhud'da ise, ganimet hırsına kapılarak emir ve nehiylere uymamanın cezasına uğramışlar, müşrikler karşısında mağlûb olmuşlardı. Bedir, sabır ve takvanın zafer simgesi, Uhud ise, sabrını yitirmiş, takvadan uzaklaşmış bir askerin mağlubiyet belgesi olmuştu. İşte bundan sonra Allahu Ta'âlâ yahudîlerin ve onları taklîd eden müşriklerin kötü amellerinden biri olan ribayı zikretmiş ve müslümanlara bunu haram kılmıştır.
 

Ey iman edenler, kat kat arttırılmış faizi yemeyin.

Ayet-i kerime, mü'minleri faizden nefret ettirmek için, dört defa kuvvetle vurgulamıştır: "Allah'a karşı gelmekten sakının. Ateşten korkun. Allah'a itaat edin. Resulullah'a uyun. Bütün bunlarda kurtuluş, ateşten korunma ve rahmet vardır."

Faizin sözlük anlamı "artış" demektir. Faiz iki türlüdür: Riba'elfadl ve Riba'en-nesi'e. Fadl: Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzda olur. Aynı cinslerin (altına altın veya buğdaya buğdayın) alımsatımında fazlalık haramdır. Bir kilo yeni hurmanın, bir buçuk kilo eski hurmaya satılması yahut bir tas Amerikan buğdayına karşılık bir buçuk veya iki tas yerli buğday verilmesi gibi. Nesi'e ise; Kişinin, belli bir süreye kadar borcu vardır. Süre dolar, borcunu ödemeye imkân bulamaz. Alacaklıya: "Biraz daha süre tanı ve borca ilâvede bulun!" der.

'Kat kat yemeyin' ifadesi faizin bir veya iki katı helaldir anlamına gelmez. Faizin bin katı da, bir katı da haramdır. Cahiliyye döneminde alacaklı borçludan alacağını erteler, buna karşılık alacağına ilâve ederdi. Daha sonra, bu ikinci ödeme zamanı gelince, aynı şeyi yapardı. Bu iş, pekçok kereler yapılır, sonunda borç birkaç katına çıkardı. Alacaklı, yüz dirheme mukabil, onun kat kat fazlasını alırdı.

Faiz yemeyin; tağlip ve cüz-kül alakası ile faiz almak yerine, 'Yemek' fiili kullanılmıştır.
Faiz bereketi yok eder, faizci ırz, kıymet ve değer gibi şeylerin tamamını kaybeder. İnsanların nezdinde yerilir, kötü bir kimse olur. Adaleti düşer, emaneti yok olur. Kalbi katılaşır, fasık olur.

Allahu Teala bu ayetle faiz yasağını bir daha pekiştirmektedir. Bu pekiştirmenin amacı ise, müminlerin birbirini sevmesi, bu sevgiye götüren, karşılıklı dayanışma ve merhamete erişmeleridir. Çünkü müminlere sevgi, saadetin  esasıdır. Ahirette bu yolla Allah'ın rızasına ve cennete nail olunur.

Allah faiz alan kimsenin sadakasını, cihadını, haccını, namazını hiçbir ibadetini kabul etmez.
Faizde yetmiş iki günah vardır. En küçüğü kişinin Müslüman iken annesiyle zina etmesi gibidir.
Faiz hırsa sebeptir. Hırs cehennem derekelerinden bir derekedir. Te'vilâtı'n Necmiyye
 

Faizin haramlığındaki hikmetler

• Faiz; parayı vasıta olmaktan çıkarır, onu kademeli biçimde gaye haline getirir. Para gayesi ve hedefi altında, ne kadar güzel ahlâk, fazilet, yararlı örf ve âdet varsa çiğnenir.
• Sadece maddî karşılık beklenerek iyilik yapılmasını ölçü alır.Allah rızası için yapılan iyilik ve hayırları felce uğratır.
• Orta tabakanın kalkmasını, küçük esnafın daha da ezilmesini hızlandırır. Toplumda dengeyi bozar.
• Yeni yetişen nesle, çalışıp alın teriyle, el emeğiyle para kazanmanın fazîleti aşılanacağı yerde, faize para yatırmanın hevesi işlenmiş olur. Maddeci bir nesil yetişir.
• Âhiret inancını yıkar, Allah huzurunda hesap verme sorumluluğunu siler. Hayatı bir bakıma yeme, içme, uyuma ve bazı zevkleri yerine getirme gibi basit ölçülere bağlar. Dünyaya gelmenin başka bir amacı olmadığını telkin eder.
• Ölü yatırımı yaygınlaştırır. Çalışmadan, çalışanın emeğinden geçinmenin verdiği uyuşukluk ve hareketsizliği sâri bir hastalık haline getirir.
• Yakın dostlar arasındaki bağların kopmasına neden olur. Akrabalığın da, dostluğun da gerçek anlamı kalmaz.Günümüzde bu sayılanların hepsi belirgin hale gelmiş ve sosyal yapıyı kemirerek, manevî bağların kopması sonucunu doğurmuştur. Başka neden aramaya ne hacet!
 

Allah'tan korkun ki, felaha eresiniz.

Faiz yemek felaha manidir, faiz yememek, felah, kurtuluş takva iledir. Faiz, mutluluğu ve felahı engeller. Faiz toplumun asaletini bozduğundan, ekonomik savaşa sebep olmaktadır. Faizciler, toplumun erdemini yok edip, insanları mutsuzluk çukuruna atmaktadırlar.

Mutluluğa götüren dinamiklerin başında faizi terk etmek yer alır.
 

Takva; günahtan sakınmak

Allah korkusu (takva) olmadıkça cehennemden korunmak mümkün değildir. Gerçek anlamda korunmak, ancak Allah’ın emirlerini yerine getirerek, yasaklarından da kaçınarak gerçekleşir. Büyük küçük ayrımı yapmaksızın her günahtan sakınmalı ve başkalarını da sakındırmaya ve günahlarını terk ettirmeye çalışmalıdır. Allah’ın yasaklarından birini çiğneyen, emirlerinden birine aykırı davranan kimse, Allah’tan korunmamış, Allah’ın azabıyla kendi arasına bir kalkan koymamış, Allah’ı bir koruyucu olarak tanımamış ve kendisini tehlikeye atmış demektir.

Dünya harap, sonu topraktır. Üç günlük ömür için ebedi hayatı mahvetmek akıl kârı değildir. Ömür nefeslerimizin incilerini O’nun taatinde parlatmalıyız. İmansız ölen gözlere kabir, azap parmaklarını sokacaktır. O halde kâr imanda, takvada, Allah emrinde geçecek bir ömürdedir.

      ✽      ✽      ✽ 

✧Üç şey vardır ki beni güldürecek derecede hayrette bırakır:
   1- Ölüm kendisini aradığı halde dünyayı isteyen kimse
   2- Kendisinden gaflet edilmediği halde kendisi gaflette olan
   3- Rabbinin kendisinden razı olup olmadığını bilmediği halde çok gülen kimse. Selman-ı Farisi

✧ Kendisiyle Allah arasındaki muameleyi takva ve murakabe ile güçlendirmeyenler keşif ve müşahedeye ulaşamazlar.
Nefis, insanın içinde bulanık bir su gibidir, daha doğrusu bir felaket batağıdır. O batağa düşen kolay kolay çıkıp kurtulamaz, meğer ki Hüda’dan inayet yetişe. Nefis batağını kurutup onu gülistan haline getirmenin yolu takva ve veradır.

✧ Kul, Allah korkusundan dolayı ürperdiğinde, kuruyan ağaç yaprakları döküldüğü gibi günahları dökülür. Hadis-i Şerif

✧ Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız, farzlarla zinetleyiniz, takva ile koruyunuz. Said Nursi

✧ Takvâdan, Allah'tan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.

✧ Hz. Adem vefatından bir gün önce oğlu Şit (as)’a: ‘Sen benden sonra halifesin. Vazifeni takva üzere yürüt’ buyurdu.

✧ Günahları terk edenin kalbi incelir.

✧ Hiç kimse dünyada ve ahirette kendisini utandıracak şeylerden uzak bulunmadıkça takva makamına ulaşamaz. Ömer b. Abdülaziz

✧ Takva sahibinin diline gem vurulmuştur. Ömer b. Abdülaziz

✧ Ey insanlar, Allah (cc)’tan korkun! Çünkü Allah korkusu her şeyin yerine geçer ve hiçbir şey onun yerini tutmaz. Ömer b. Abdülaziz

✧ Korku hali devam ettikçe insanlar doğru yoldadır. Korku ortadan kalkınca yoldan saparlar. Zünnun-ı Mısri

✧ Günah işlememeye azim ve sabır sayesinde hikmet sahibi oldum. Hz. Hızır aleyhisselam

✧ Kuran’ı Kerim’deki ayetler, takvanın insana şu onbeş hasleti kazandırdığını gösterir:

• Hidayet
• Nusret
• Velayet

• Muhabbet
• Mağfiret
• Bütün dertlerden kurtulmak
• Beklenmedik taraftan rızıklanmak
• İşlerde kolaylık
• Günahın affedilmesi
• Büyük ecirlere kavuşmak
• Amellerin kabulü
• Kurtuluşa ermek
• Müjdeye nail olmak
• Cennette hususi bir makam sahibi olmak
• Cehennemden kurtuluş
 

Belagat

✽ 'Faizi yemeyin' cümlesi tağlib ve mecaz-ı mürselden cüz-kül alakasıdır. Çünkü faiz sadece yenmez, başka şeylere de harcanır.

✽ 'Kat kat arttırılmış olarak' cümlesi, itnabtan iygaldir. "Kat kat fazlasıyla" şeklinde tekit edilmesi, yaptıkları işin kötülüğüne ve çirkinliğine delâlet eder, onlara bir tevbihtir. Bu ibare, o zamanki insanların yapageldikleri kötü adetlerini ifadeye riayet için böyle gelmiştir, gayrının sohbetinde takdiren vaki olan müşakaledir.

✽ Allah'tan korkun, cümlesi, delalet-i tazammuniyesi ile takvanın nehiylerden sakınmakla olduğunu bildirir. Bütün dillerde sınırlı lafızla sınırsız mana ifade etmesine, sınırsız lafız mana ilişkisine veya lafzın manayı göstermesine delalet denir.

✽ Delalet-i mutabıkiye: Lafzın konulduğu manaya tam uygun düşmesidir.
     Delalet-i tazammuniye: Lafzın konulduğu mananın bir bölümüne veya parçasına uygun düşmesidir.
     Delalet-i iltizamiye: Lafzın kendi manası için lazım gelecek bir manaya uygun düşmesidir. İltizamda ilk iki şıkkın aksine lafız mananın dışına çıkmıştır.

✽ İman, felah ve takva arasında muraat-ı nazır vardır.
 

Âl-i İmrân Sûresi 131. Ayet

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖي اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَۚ

131- Kafirlere hazırlanmış ateşten korkun.


Faiz yemek kendilerine ateş hazırlanan kafirler içindir. Müminin kafir ameli olan faizle işi olmaz. Mümin müminin kardeşidir. Onun kardeşliğini bizzat Efendimiz  Ensar ve Muhacirini kardeş yaparak başlatmıştır.

Cenâb-ı Hak 'Müminler ancak kardeştir' buyurarak bu kardeşliği kıyamete kadar sabitlemiştir. Onlar evlerini, ekmeklerini paylaşırken biz şimdi birbirimizden faizli alış verişimizi yapalım, bu bize asla yakışmaz.

Zorda, darda kalan bir kardeşimiz, bizden borç istiyor. 'Olur ama yüz lira veririm, sen bana yüz elli lira ödersin' demek bize, mümin vasfını taşıyan kimseye yakışır mı? Bugün bunu müesseseleştirmişler, iş haline getirmişler. Başkalaştırmışlar, çok normal, meşru bir işmiş gibi yapmaktalar. Yok faizsiz banka, yok kar payı, yok kredi, yok kredi kartı, yok hisse senedi gibi laflarla meşru göstermeye çalışsalar da aslı faslı yoktur, hepsi haramdır. Araştırmak isteyene hodr-i meydan...
 

Kafirler için hazırlanmış cehennemden sakının.

Âyetin öncesinde şöyle bir cümle takdir edilir: "Ribânın haram kılındığını inkâr etmekten sakının. İnkar ederseniz kâfir olursunuz."
Eğer mü'minler, Allah'ın kendilerine haram kıldığı şeylerden sakınmazlarsa, gidecekleri yer, kâfirler için hazırlanmış olan cehennem ateşidir.

Müminler için kafirlere hazırlanan bir cezaya çarptırılmaktan daha büyük bir musibet olamaz. Cehennemin, kâfirler için hazırlandığı zikredilerek, faiz yiyen asi müminler cezaya çarpma konusunda kafirlere ilhak edilip, onların içine katılmıştır. Bu da faiz yiyenlere yapılan tehditteki katılık derecesini bildirir.

Bunu duyan mü'min, takvadan ayrıldığı zaman kâfirler için hazırlanmış olan cehenneme sokulacağını bilir. Kâfirlerin cezasının büyüklüğü zihninde yer eder. Günahlardan sakınmakta çok daha gayret gösterir.
İmâm-ı Âzâm Ebu Hanife şöyle demiştir: Şüphesiz bu, Kuran-ı Kerim'de en korkutucu ayet-i kerimelerdendir. Çünkü Allah, haramlarından sakınmak hususunda kendisinden korkmayacak olurlarsa müminleri de kâfirler için hazırlanmış cehennemle tehdit etmektedir.

Ayet-i kerimede 'cehennemden sakının' yerine 'ateş' buyrulmuştur. Cehennem, sadece ahiretle ilgilidir, ateş ise hem dünya, hem de ahiretle ilgili olup her ikisinin ateşini de kapsar. Bu durumda takva, ateşten sakınma anlamı kazanır. Bakara 24'de 'yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının' buyrulmuş, o ayette de ateşin kafirler için hazırlandığı bildirilmişti. 'Taş' ise para, pul, altın vb.ye işarettir. İşte faiz de, toplumu ateşe çevirmektedir.

Faiz yiyenler şeytanın çarptığı kimseler gibi kalkacaklar (Bakara, 275); faiz Allah'a ve Peygamber'e savaş açmaktır (Bakara, 279); faiz toplumun erdemini yok eden, mutluluk ve kurtuluşunu engelleyen haksız bir kazançtır (Âl-i İmran, 130); Allah faizi haram kılmıştır (Bakara, 276) Allah faizi artırmaz (Rum, 39).
 

Cehennem

Cehennem, azab evi, yurdu olan ateşin özel ismidir ve müennes bir kelimedir. Arapça "cehmân" kelimesinden türetilmiştir. "Cehm", sert ve çirkin olmak, "cehmân" dibi görünmez derin kuyu demektir. "Feannel" veznindeki cehennem, özel isim ve müennes bir kelime olduğundan dolayı gayr-i munsarıf olmuştur.

İbn Dureyd'e göre "Cehennem kelimesinin ismi bir adamın lakabı olan "cehennâm" isminden alınmıştır.”
Dünyada şer ve günah içerisinde yaşayanların ahirette kalacakları yer olarak tanımlanan bu kelime, Kurân'da 76 âyette zikredilir.
Cehennem kâfirler için hazırlanmış olsa da, günahkar mü'minler de oraya girecektir. Cehennemliklerin çoğu kâfir olduğu için tağlib tarikıyla onlar için hazırlandığı bildirilmiştir. Cehennemde, bir kısmı kâfirler, bir kısmı da fasıklar için hazırlanmış olan çeşitli "dereke" (tabakalar) vardır.

✧ Kıyamet Günü cehennemlikler içinde en hafif azap çekecek olanlar, ateşten iki nalınla gezinecek olanlardır ki, tabanlarından giren ateşin harareti beyinlerini kaynatacaktır. Hadis-i Şerif

✧ Kıyâmet günü seven sevdiğini üç yerde hatırlayamaz:
1- Tartıda. Ameller, teraziye konur; ya ağır gelir, ya da hafif.
2- Defterler verilirken; defterler, ya sağdan verilir, ya da soldan.
3- Bir de cehennemden bir boyun uzanıp şöyle dediği zaman:‘Ben şu üç zümreyi yakalamakla memurum:
a)  Allah’tan başka bir ilâha tapanları,
b)  İnatçı zâlimleri,
c)  Hesap gününe inanmayanları...’
Daha sonra, bu saydıklarının üstüne yumulur; cehennemin dibine atar. Cehennemin üzerine kurulan köprü vardır. Kıldan ince, kılıçtan keskincedir. Ona bağlı dikenli teller ve demir çengeller vardır. Onun üzerinden yıldırım gibi geçen insanlar vardır. Fırtına gibi uçanlar da vardır. Müslüman kurtulur. Müslüman olmayan o dikenli tellere ve çengellere takılır, sonra yüzüstü cehenneme yuvarlanır. Hadis-i Şerif

✧ Cehennem ateşi Rabbine şikayet etti: "ya Rabbi içimdeki soğuk ve sıcak bölümleri birbirini yiyor." Bunun üzerine Allah cehenneme biri yazın, öbürü kışın olmak üzere senede iki defa nefes almaya izin verdi. Yazın duyduğunuz en şiddetli sıcak cehennemin hararetinden, kışın geçirdiğiniz en şiddetli soğuk da cehennemin zemherindendir.
Hadis-i Şerif

✧ Dünyanın en yüksek refahı içinde yaşayan kafir, Allah'ın huzuruna getirilince "Onu bir kere cehennem ateşine daldırın" diye buyurulur. Çıkarılınca ona "Hayatında hiç refah görmüş müydün?" diye sorulur, kâfir "hayır" der. Enes bin Mâlik

✧ Cehennem'den en son çıkacak mü'min, yedi bin âhiret senesi yanacaktır. Âhiretin bir günü, dünyânın bin senesi kadar uzundur.
Kâdızâde Ahmed Emîn Efendi

✧ Gölgeyi güneşe tercih ederiz de cenneti cehenneme tercih etmeyiz. Ahmed b. Harb

✧ Nice sağlam vücûd, sağlıklı çehre ve tatlı sözlü dil, yarın cehennem katları arasında feryad edecektir. Hz. İsâ Allah’tan kendisini kıyamet gününde cehennem ateşinden korumasını isteyen kimse müminlere karşı çok merhametli ve ince kalpli davransın. Hz. Ebu Bekir


İbrahim (as) cehennemi hatırladıkça ağlardı. Bu sırada kalbinin atışı bile duyulurdu.
Cebrail (as) ‘İbrahim, hiç sen dostun dosta azap ettiğini gördün mü? Sen Allah’ın dostusun.
Allah’ın azabından korkup ağlaman niye?’ diye sorduğunda İbrahim (as)
‘Hatalarımı hatırlayınca dostluğumu unutuyorum’ buyurmuştur.

 

Belagat

✽ Önceki 'Sakının' fiilini açıklayan ibhamdan sonra izah itnabı ayrıca iştikak cinası reddül aciz alessadridir.

✽ 'Kafirler için hazırlanan ateş' cehennem için sıfatlı kinayedir.

✽ Cehennem için 'Ateş' kelimesinin kullanılması, tağlibdir. Cehennemde başka azaplar da vardır.

✽ Lazım; cehennemden sakının, melzumu; cehenneme götürecek amellerden, tevbesiz gitmekten sakının. Cennetlik amel yapın.

✽ Mefhum-u muhalifi; cennetten sakınmayın, ona koşun, hevesli olun.

✽ 'Cehennemden sakının' emri istila ve tehdit içindir. 'Saknmazsanız oraya düşersiniz' manasındadır.

✽ Dal bil iktizası; cehenneme düşürecek amelleri öğrenin, cehennem ahirette olacağı için ahirete imanınızı kuvvetlendirin, demektir.
Korkulan şey, insanın aciz kaldığı, karşı koyamadığı büyüklüktedir.

✽ Delalet-i tazammuniyesi ile, cehennemin insanın hiç görmediği kadar dehşetli olduğunu bildirir.

✽ 'Hazırlanan' kelimesinde de istiare-i tahakkümiye vardır. Çünkü hazırlık, gelmesi istenen, sevilen bir misafire yapılır. Cehennem zebanileri kafirlerin gelmesini bekleyen ev sahibi, cehennem de onlar için hazırlanan bir konuttur.
Misafirin rahat etmesi için, hazırlıksız yakalanıp o geldiğinde vakit kaybı olmasın, onun yanında hazırlığa girişip huzursuz edilmesin diye önceden gerekli tedbirler alınır. Cehenneme girecek kişi için Allahu Teala'nın haşa hazırlık yapmasına, zaman bakımından gerek yoktur, 'ol' der olur. Bu ifade kendilerine verdikleri kıymete, gittikleri yerlerde hep önem verilip, taltif beklemelerine bir tarizdir.
 

Âl-i İmrân Sûresi 132. Ayet

وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ

132- Allah’a ve peygambere itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.


Efendimiz  Veda Hutbesi'nde 'İlk kaldırdığım faiz amcam Abbas'ın faizidir' diye faizin haramlığını yüzbinlere duyurmuştu. Defalarca ayetler indi. Şimdi bu ayetle de 'Allah'a ve Resulü'ne  itaat edin ki merhamet olunasınız' buyruluyor.
Haramları terk etmeden tevbe edip, nedamet duymadan cehennem ateşinden, ebedi azaptan kurtulmamız mümkün olmaz. O gün cehennem melikine yalvarıp Rabbimizden merhamet beklemenin zamanı geçmiş olacak. Bu durumu şimdiden Rabbimiz haber veriyor.

İnanan, korkan şimdiden tedbirini alır. İsyanı terk eder. 'Allahım affet' deyip günaha devam etmek Allah ile istihza olur. Zebanilerin eline geçtikten sonra kurtuluş dilemek, merhamet beklemek, abes olur. Tıpkı dünyada kelepçe vurulduktan sonra hapse girmenin kaçınılmaz olması gibi. 'Allah'ın azabı gibi kimse azap edemez. Onun bağı gibi kimse bağ vuramaz' ayetleri de kulağımızı çınlatmalı.
 

Allah'a ve Resulüne ﷺ itaat edin.

Ey mü'minler, kat kat artırılmış ribayı yiyerek veya diğer kötü ve çirkin işleri işleyerek irtikâb ettiğiniz günâhların, Rabbınız tarafından mağfiret olunması için hemen tevbe edin; sonra da cennete girmenize vesile olacak hayırlı amelleri işleyin.
Sanki Cenab-ı Hakk, Uhud'da Allah Rasûlü'ne itaatsizlik eden okçulara tarizde bulunuyor.

Allah'a vusüle ermek, semavat ve arz mülkün aşıp geçmekle mümkündür. Bu da havass-ı hamsedir (beş duyudur). Bu hislerin isteklerinden, takva kademiyle nefsi temizleyip ahlak-ı zemimeden, hayvani, sebui, şeytani vasıflardan uzaklaşmakla mümkündür. Bu temizlikten sonra ruhani sıfatlarla tezyin lazımdır. Yüksek mertebeler nefsin tezkiyesi ve takvası miktarıncadır.
 

Allah'a itaat

Dünyaya gelmekten maksat Allah'a iman etmektir. Kainatta tüm mahlukat, hayvanlar, nebatat Allah'a tam bir itaat içindedir. Sadece insan inanmakla inanmama, itaat etmekle etmemenin yol kavşağında bırakılmıştır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran fark iradesidir.
İtaat kulun yaratıcı karşısında olması gereken durumunu açıklayan önemli bir kavramdır. İnsanın kul olarak yaratıcısının karşısında yapacağı şey, Rabbinin ondan istediği tavır itaattir.

İtaat sözlükte inkiyad etmek, boyun eğmektir. Emre uyma, sözü dinleme, alınan emri yerine getirme, verilen emre göre hareket etme anlamlarına da gelir. İtaat eden kimseye ‘muti’ denilir. İtaatın karşıtı isyandır.
Bir müslüman ölümüne kadar itaat etmekle sorumludur. İslam itaat dinidir. Kulluğun tadını ancak itaat ahlâkıyla elde edebilir.
Bir kayısı ağacı en azından bir kayısı vermeli ki onun kayısı ağacı olduğu anlaşılsın. İbadetler de insanın mümin olduğunu gösterir. İmanın gönüllerde hep taze kalması, bayatlayıp pörsümemesi ibadete bağlıdır.

Yeryüzü bir kışladır. Peygamberler kumandan, müslümanlar askerdir. Müslüman toplum kumandanlarına itaat ettiği kadar Allah'a itaat etse evliya olur.
Allah'ı sıfatlarıyla öğrenmek; iman-ı billahtır. Kul; sıfatlarıyla öğrendiği Allah'a itaat eder, bu da marifetullahtır. İtaat ettiği Allah'ı sever, bu da muhabbetullahtır.

Vücuttaki en özgür hücre kanser hücresidir. Kanser hücresi yanındakini yutar, vücuda giren kan şekerini diğer hücrelerin üç beş misli daha fazla tüketir. Hızla büyür. Ama burada şeytani ve sorumsuz bir özgürlük vardır. Büyür, büyür en sonunda bütün dokuları yok ederek vücutla beraber kendisi de ölür. Kulluğu kabullenmeyen insan da böyledir. 'Dünyaya bir defa geldim' der, herşeyi bencilce yapar.

"Kim Allahu Teàlâ'ya itaat niyet ederek sabaha çıkarsa, (yâni, 'Ben bugün Rabbime itaat edeceğim, emrini tutacağım, rızasına uygun hareket edeceğim' gibi Allah'ın seveceği işleri yapmağa niyet ederek sabaha başlarsa) Allah o gününün ecrini ona yazar. (İtaat etmiş gibi, rızasına uygun işler yapmış gibi o günün sevabını yazar) eğer o itaati tam yapamasa bile. Hadis-i Şerif
Dini duygular, insanın bitmeyen özelliğidir.

Din insanın fıtratını hakkıyla anladığından dolayı hürmete lâyıktır. Gerçek iyiliği ve hayrı vaad ettiği için de, cezbedici...
Din ve ahlak bir bütünün tamamlayıcısı olan iki parçadır. İslam'da hurafe, bulutta kir ne kadar yoksa o kadar yok. N. Fazıl
Allah’a itaat etmek istersen, samimi olmaya gayret et ki, Allah seni ilim sahibi yapsın. Samimi olmayanın ameli kabul edilmez. Samimi olmak ise Allah’a itaat etmekle gerçekleşir. Allah’a itaat etmek, tadı ve kokusu güzel bir meyve gibidir. Samimiyetle Allah’a itaat etmek kokusudur. Amel ise tadıdır. Bu da, taat, ilim, güzel huy ve fıkıhla süslenir. Mükâfat arz edilmiştir. Fakat çalışmayan, istemeyen onu elde edemez. Allah’a itaat, kişiyi şereflendirir.


Bir alimin yolu tımarhaneye düşmüştü. 'Gidip bir gezeyim, delilerin halini göreyim' diyerek kapıyı çaldı.
İçeri girince, elleri ayakları bağlı bir delinin sevinç içinde bağırıp çağırdığını gördü. Yanına giderek
'Yahu, elin ayağın bağlıyken bu neşe de nedir? Tutsaksın, halini görmüyor musun?' diye sordu.

Deli; 'Elim ayağım bağlı benim' dedi; 'Yüreğim bağlı değil. Gönlüm özgür olduktan sonra tutsak olmuşum ne çıkar?
Bir deniz, adı gönül. İşte o denizde hürüm ben...'

 

Resule ﷺ itaat

İnsanlar topluluk halinde yaşamaya, aralarında iş bölümü yapmaya muhtaçtır. İçtimai hayat ise ancak adaletle mümkündür. Fakat adalet ve zulmün ne olduğu konusunda insanlar arasında ihtilaf vardır. Birinin adalet dediğine diğer zulüm diyebilir. Bunun için nizamı sağlayacak kanunlara ihtiyaç vardır. Bu kanunlar ancak Allah'ın gönderdiği peygamberlerin getirdiği kanunlardır.
Bir talebe için öğretmen, bir sanatı öğrenmek için usta lazımdır. Peygamberler usta, ümmet de çıraktır. Ümmet İslamiyet'i peygamberlerden öğrenir. 

Peygambere olan ihtiyaç, gemicilerin ve pilotların pusulaya olan ihtiyaçları kadar önemlidir. Kul, bidat ve dalalet kayalıklarına çarpmadan vücut gemisini cennete ulaştırmak zorundadır. Peygamber cennet yönünü gösteren pusuladır.
Peygamberlerin mucizevi ve beşeri iki yönü vardır.: İnsanlar peygamberlerin mucizevi yönünü taklit edemezler, ancak beşeri yönünü taklit edebilirler.

Peygamber yemek yemiş, elbise giymiş, savaşmış, yaralanmış, hastalanmış, aç kalmış, bu yönleriyle ümmetine örnek olmuştur. O dinini korumak için mücadele etmiş, ümmeti de mücadele edecektir. O aç kalmış, ümmeti de açlığa sabredecektir. Onun yakınları vefat etmiş, sabretmiş, müminler de yakınları öldüğünde onun gibi metanet göstereceklerdir. Hasırın üstünde yatmış, bugünün müslümanı da ne kadar zengin olursa olsun onun gibi yaşamalıdır.

"Müslüman kardeşim! Sen kendini Rasûlullah'la ﷺ hizalayacaksın! Nasıl duvarın iki tarafına, doğru noktalarına kazığı çakıp, gergin bir ip ile gerip tuğlayı öyle örüyorlarsa, hiza bozulmasın diye; nasıl yukarıdan çekülü sarkıtıp, duvarın tuğlalarını tak tak vurarak, içeriye alarak hizaya getiriyorlarsa; sen de kendini Rasûlullah'a bakarak hizaya getireceksin!.. Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini okuyacaksın, aynen uygulayacaksın! Allah'ın ahir zaman peygamberi, habîbi, sevgilisi, en hàlis muhlis kulu, en güzel ahlâka sahip olan Muhammed-i Mustafâsı şöyle yapmış, ben de onun için böyle yapıyorum diyeceksin!" M. Esad Coşan

    Sende insan ve toplum, sende temel ve bina;
    Ne getirdin, götürdün, bildirdinse âmenna!.. Necip Fazıl
 

Sünnete uymak kurtuluştur.

✧ Kim benim sünnetimi yaşar ve yaşatırsa, beni sevindirmiş olur. Beni sevindiren ise cennette benimle olur. Hadis-i Şerif

✧ Sizden birinizin hevâsı, benim getirdiklerime tâbi olmadıkça, kâmil mümin olamaz. Hadis-i Şerif

✧ Allah’a giden yolda hal, davranış ve sözlerle Resulüllah’a ﷺ tabi olmaktan başka bir delil yoktur. Ebû Hamza Bağdadi

✧ Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. İmâm-ı Rabbânî

✧ Bir kimse hal ve fikirlerini sürekli olarak kitap ve sünnete göre ölçüp biçmezse adı defterin ‘Allah Dostları’ bölümünden silinir. Ebû Hafs el Haddad

✧ Din uğrunda yapılan her şeyde dinin nurları parlamalıdır. Bu nurlar ise, insanın dizginlerini toplayacak olan sünnet ve âdâplardır.

♦ Bir profesör; bir bardak suya diş macunu, diğerine misvak koymuş. Bir hafta sonra her iki bardaktaki mikrop miktarını incelediğinde, misvaklı sudaki mikropların öldüğünü, diğerinde ise mikropların daha da arttığını görmüştür.

♦ Resulullah ﷺ sağ yana yaslanarak uyurdu. Sağa yatanın sol burun deliği, sola yatanın ise sağ burun deliği tıkanır, diğeri açılır. Yapılan ölçümlerde sağa yatınca sol burun deliğinin açık kalması ile, beynin sağ yarım küresinin etkinliğinin arttığı belirlendi. Böylece iç organların çalışmasını düzenleyen otonom sinir sisteminin sakinleştirici yönü artıyor. Tansiyon düşüyor, kalp ve sinir sistemi yavaşlıyor, uyku kolaylaşıyor. Diğer uyuma şekillerinde ise uykuyu zorlaştırıcı etkenler gözlemleniyor.

♦ Efendimiz ﷺ az yemeyi, midemizin üçte birini yemekle, üçte birini suyla doldurup kalanını boş bırakmamızı tavsiye etmiştir. Ancak günümüzde tıka basa yediğimiz için dolu mide yüzünden derin soluyamıyoruz, vücudumuzun oksijenlenmesi azalıyor. Bu nedenle yaşlanma hızlanıyor, kolay hastalanıyoruz.Her sünnetin mutlaka insanın fiziğine, psikolojisine, toplum hayatına ve ilişkilere yansıyan olumlu etkileri vardır.
 

Umulur ki kurtuluşa eresiniz.

Allahu Teâlâ vâ'idden bahsedince, Kurân'da her zamanki âdeti üzere, peşisıra va'adini getirmiştir.
Allahu Teala, koyduğu yasağa kullarının uyması için felahı, merhameti, takva ve itaati teşvik edip, cehennemi de caydırma aracı olarak kullanmaktadır. Merhamete erme vaadi, faizin cazibesini kırar. Bununla da insanlara, kötülüğün cazibesini, iyi şeyin cazibesiyle kırma metodunu öğretmektedir.

"Umulur ki" manasına gelen لَعَلَّ edatı, Allah tarafından zikredilirse kesinlik anlamı içerir. Ancak yine de işari olarak, Allah rızasının öyle kolay kolay kazanılamayacağına işaret etmeleri icab eder. Müminlerin Allah'ın rahmet ve sevabının güç kazanılacağını bilmeleri gerekir.

Ayrıca bu gibi yerlerde " لَعَلَّ ve عَسَى (fiil ve harfi) kendisi için hayırlı kılınan şeye vasıl olmanın izzet ve üstünlüğüne delildirler.

 


Belagat

✽ 'Allah'a ve Resulüne itaat edin' vasıl-tezayuf vardır. Allahu Teala'nın emri, Resulün emirlerinde tezahür eder. Resul Allah'ın razı olmadığı, emretmediği hiçbir şeyi söylemez. Ona uymak, Allah'a uymakla eşdeğerdir.

✽ Emir mutlak, zamana bağlı değildir. Yani her halükarda, havada, karada, yazın kışın, gençken yaşlıyken, öfkeliyken sakinken, zenginken fakirken hep itaat edin.

✽ 'Resul الرَّسُولَ' kelimesinin başındaki elif lam, muzafın ileyhin hazfından bedel olarak gelmiştir. رَسُولَهُ  O'nun Resulüne, anlamındadır.

✽ Mefhum-u mutabakatı; Resule itaat edin; sünnetlerine uyun, emirlerine isyan etmeyin. Onun yaşayışını örnek alın.

✽ Özellikle 'Resule' deyip mutlak bırakılmış, emrine, fiillerine uyun, denmemiş. Çünkü Resulullah'ın ﷺ baştan ayağa her hali, tavrı, fiziki özellikleri, karakteri her şeyi örnektir, uyulmalı, takip edilmelidir.

✽ Mecaz-ı Mürsel'den; Sebep; Allah ve Resulüne itaat edin, derken müsebbep de ayrıca anlaşılır. Yani Allah'ın kitabına ve o kitabı açıklayan kitaplara, alimlere itaat edin. Resul'e ve onun sünnetini size öğreten alimlere, kitaplara itaat edin.

✽ اَطٖيعُوا fiili ifal babından olduğu için tadiye manası da taşır. Dal bil işaresiyle hem itaat edin, hem de ettirin, gayret ve mübalağa gösterin, sizinle birlikte aileniz, çevreniz de bu itaate katılsın, demektir.

✽ Mefhum-u lakabı; Allah ve Resul'den başka kimseye itaat etmeyin. Hevaya, modaya, isyan etmenize yol açan büyük-küçük kimseye itaat etmeyin.

✽ İtaat için boyun eğmek, mütevazi olmak gerekir. Dal bil iktizası, kendi küçüklüğünüzü anlayın, kibirden kurtulun, Resulün sizden üst kademe amir konumunda olduğunu kabul edin.

✽ 'Umulur ki merhamet olunursunuz' vasıtalı kinayedir. Bu itaatiniz ibadete, taate sevk eder, azaptan kurtulup cennete hak kazanır, Allah'ın merhametine nail olursunuz.

✽ Mefhum-u muhalifi; isyan ederseniz merhamet değil azap olunursunuz.